Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Kur’ân-ı kerimin yazılıp, toplanması

Sual: Ayet-i kerimeler, Peygamber efendimiz zamanında bir kitap haline gelmiş mi idi yoksa vefatlarından sonra mı kitap haline getirildi?

Cevap: Cebrâil aleyhisselam, Peygamber efendimize her sene bir kere gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerimdeki ayetleri, Levh-il-mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamber  efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Resulullah efendimiz ahirete teşrif edeceği sene, Cebâil aleyhisselam iki kere gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselam ve Eshab-ı kiramdan çoğu, Kur’ân-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Eshab-ı kiramdan  bazıları da, bazı kısımları ezberlemiş, bir çok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselam, ahirete teşrif ettiği sene, halife hazret-i Ebu Bekir, ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kur’ân-ı kerimi, kağıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahabi  bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sureler belli değildi. Üçüncü halife hazret-i Osman, hicretin 25. senesinde, sureleri birbirinden ayırdı. Yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Mısır, Kufe, Yemen, Mekke ve Medine’ye verdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

***

Sual: Kur’an-ı kerimdeki sure ve ayetlerin sayılarında farklılık var mıdır?

Cevap: Kur’ân-ı kerimde 114 sure ve 6236 ayet vardır. Ayetlerin sayısının 6236 dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir ayetin, birkaç küçük ayet sayılmasından veya birkaç kısa ayetin, bir büyük ayet, yahut surelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı ayet sayılmasından ileri gelmiştir. Bu hususta Bostân-ül-ârifînde geniş bilgi vardır.

***

Sual: Peygamberlerin de kendi aralarında üstünleri var mıdır varsa bunlar hangi peygamberlerdir?

Cevap: Muhammed aleyhisselam Habibullahtır, İbrahim aleyhisselam Halilullahtır, Musa aleyhisselam Kelimullahtır, İsa aleyhisselam Ruhullahtır, Adem aleyhisselam Safiyyullahtır ve Nuh aleyhisselam Neciyyullahtır. Bu altısı, diğer Peygamberlerden daha üstündür, bunlara Ülül’azm denir. Hepsinin üstünü, Muhammed aleyhisselamdır.

* Kur’ân-ı kerimin yazılıp, toplanması (Osman Ünlü Hocanın 15.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

İnsanlardan utanarak günahı terketmek

Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terketmelidir?

Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan haya ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifde;

(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.

Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.

***

Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehapları terketmek uygun olur mu?

Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehapları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.

***

Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından haya etmesi, utanması doğru bir şey midir?

Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek, utanmak caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan,  imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur’ân-ı kerim okumaktan haya etmek caiz değildir.

(Haya imandandır) hadis-i şerifindeki haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.

***

Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?

Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.

* İnsanlardan utanarak günahı terketmek (Osman Ünlü Hocanın 13.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 4 görüntülenme

Menfaat için iyilik yapmak

Sual: Herhangi bir kimseye, onun kendisini övmesi veya ondan bir şeyler elde etmek niyeti ile iyilik yapmanın dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Başkalarının sevgisine ve övmelerine kavuşmak için, dünyâ işleri ile, onlara iyilik yapmak, riya olur. İbadet ile olan riya bundan daha fenadır. Allahü teâlânın rızasını hiç düşünmeden yapılan riya, hepsinden daha fenadır. İbadet yaparak Allahü teâlâdan dünya menfaatlerini istemek, riya olmaz. Yağmur duasına çıkmak, istihare yapmak, böyledir. Sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerimeler okumak da, böyledir denildi. Bunlarda hem ibadet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. Ticaret maksadı ile hacca gitmek de böyledir. İbadet niyeti hiç bulunmazsa riya olurlar. İbadet niyeti çok olursa, sevap hasıl olur. İbadetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvik etmek niyeti ile olursa, yine riya olmaz ve çok sevap olur. Ramazan orucunu tutmakta riya olmaz. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonradan hasıl olan riyanın zararı olmaz. Riya ile yapılan farzlar sahih olur, ibadet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz. Et ihtiyacını karşılamak niyeti ile kurban kesmek caiz olmaz. Allahü teâlâ için ve bir insan için birlikte niyet ederek kurban kesmek caiz değildir. Allahü teâlânın rızası için olmayıp, yalnız hacdan, gazadan gelen ve gelen emiri, reisi karşılamak için kesilen hayvan leş olur, yemesi haram olur. Allahü teâlânın rızası için namaza durup, namazı bitirinceye kadar hep dünya işlerini düşünürse, namazı sahih olur. Şöhrete sebep olacak şekilde giyinmek de riya olur.

***

Sual: Yapılan bütün ibadetlerin, iyiliklerin sevabı, diri veya ölü herkese hediye edilebilir mi?

Cevap: Yapılan ibadetin sevabını, ölü veya diri başkasına hediye etmek caizdir. Hac, namaz, oruç, sadaka, Kur’ân-ı kerim, mevlid okumak, zikir ve dua okumanın sevaplarını başkasına hediye etmek, Hanefî mezhebinde caizdir. Mâliki ve şâfii mezheplerinde, sadaka, zekat ve hac gibi mal ile yapılan ibadetlerin sevabını hediye etmek caiz olup, namaz, oruç ve Kur’ân-ı kerim okumak gibi beden ile yapılanları caiz değildir. Hanefî olan, sevabını hediye eder. Mâliki ve Şâfii ise, meyyitin affı için dua eder.

* Menfaat için iyilik yapmak (Osman Ünlü Hocanın 12.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Miraç’tan önce nasıl ibadet yapılıyordu?

Soru: Miraç’tan önce nasıl namaz kılınır ya da ibadet nasıl edilirdi?

Cevap
: Namaz, hicretten yaklaşık bir buçuk yıl önce Mi’rac yani İsrâ gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik tarafından rivâyet edildiğine göre özet olarak şu şekildedir:

“Hz. Peygamber Efendimizden aktarılanlara göre İsrâ gecesi en başta namaz elli vakit olacak şekilde farz kılındı. Sonra bu sayı azaltıldı ve günde beş vakte kadar düşürüldü. Ardından şöyle seslenildi: ‘Ey Muhammed, şüphesiz tarafımız nezdimizdeki söz hiçbir değişikliğe uğramaz. Senin için farz olan bu beş vakit namaz, elli vakit namaz karşılığıdır.’

Beş vakit namaz Müslümanlara farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber Efendimizin ibadet şekli Cenâb-ı Hakk’ın tarafından yaratılanları düşünmek ve Allah’ın yüceliğini tefekkür etmek biçimindeydi.

Diğer yandan ilk inen emirlerden de biri “namaz” ile alakalıydı. Mukatil bin Süleyman der ki: Allah, İslâm’ın ilk zamanlarında, namazı sabah iki rekât ve akşam iki rekât olacak şekilde indirdi. “Rabbini şükür ile sabah akşam tenzih et.”ayeti bunun delilidir.

İbn Hacer anlatır ki: “Efendimiz ve ashabının Miraç’tan önce namaz ibadetini yerine getirdiği kesindir. Ancak beş vakit namazdan daha önce başka bir sayıda namazın farz kılınıp kılınmadığında ihtilaf meselesidir. Güneş doğmadan ve henüz güneş batmadan önce kılınıyor olan namaz vardı denilir.

İbn Hişam aktarıyor: Efendimiz ve ashabı namaz zamanı geldiğinde dağ yollarına doğru gider, namazlarını tamamen halktan gizli şekilde kılarlardı. Bir defasında Ebu Talib, Resûlullah ile oğlu Hz. Ali’yi namaz kılarken görmüş, bu konuda onlara, durum net biçimde ortaya çıkıncaya dek sebat etmelerini tavsiye etmiştir.

Müderris Tahirü’l-Mevlevi şöyle aktarıyor, risaletin ilk zamanı Cebrail aleyhisselâm’ın, Hz. Peygamber’e imam olacak şekilde Beyt-i Mükerrem civarında sabah namazını kendi kıldırdı. Peygamber efendimiz,  aynı günün akşamında namazını Hatice annemiz ile beraber kılmış ertesi gün bu cemaate Hz. Ali de eklenmiştir. Bu demek oluyor ki; Tevhid’in hakikatini Müslümanlığa ve dolayısı ile insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilen Peygamber efendimizin ilk icraatı namaz olmuştur.

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Tefsirde yanlış ve uydurma hadisler hususu

Soru: Tefsirlerde uydurma rivayetler ya da hadisler bulunur mu?

Cevap: Uydurma bazı şeylerin Hadis-i şerif olarak anılmasında ilk dönemdeki siyasi ve mezhebi ayrılıklar özellikle Şia ve Havâric gibi bir takım grupların ortaya çıkmasından sebep taassup ve bid’atlar çok yüksek ölçüde etkili olmuştur. Bu husus Şia’dan kısmından olanların İbn Abbas’a isnatla çokça hadis uydurmaları nedeniyle, imam eş-Şâfi’inin “İbn Abbas’dan bizim tarafımıza tefsire ait yüz civarı hadisten başka hiç bir şey gelmemiştir” demesi, İbn Abbas’a atfedilen çoğu tefsir rivayetinin sıhhatinin şüphe ile karşılandığını belirtir niteliktedir.

Rivayet tefsirlerinin zayıf noktalarından bir tanesi de, bu tefsirlere israiliyata ait olan bazı uydurma hikâyelerin karıştırılmış olmasıdır. Tevrat ve İncil, asılları gereği ilâhi olmaları, pek çok hükümlerde Kur’an-ı Kerim ile de uygunluk arzetmeleri ve Allah-u Teâla’nın bazı konularda Ehl-i Kitaba özel olan hitabı gibi gerçekler, Sahabenin genel anlamda meylini, Ehl-i Kitaba yönlendiren âmillerden olmuştur. 


Tefsirlerde kimi uydurma rivayetlere yer açılmasından kaynaklı diğer bir sorun da “zayıf ve uydurma hadisler sayesinde amel etmek caiz olur” sözünün öne sürülmesidir. Buna bir örnek vermek gerekirse bu konuda İsmail Hakkı Bursevi’nin Ruhu’l-beyân isimli eserinde nakledilen hadislerin çok önemli bir kısmı sahih olmanın yanında zayıf ve uydurma olarak kabul edilen rivayetlere de sıklıkla rastlanmaktadır. Bu tarafıyla eser özellikle el-Kevserî ve Abdülfettâh Ebû Gudde gibi büyük hadis âlimlerince şiddetli şekilde eleştirilmiştir. Bunun gibi başka bir rahatsızlık veren durum da; bir kısım kitaplarda “Kime Allah’tan bir amelin fazileti ile ilgili haber ulaşır, o da kendisine ulaşan bu fazilet ile amel ederse, bu fazileti ona ileten kişi yalancı dahi olsa Allah ona o amelin sevabını verecektir” nakledilişidir.

Tüm bunlara karşılık tefsirlerde bulunan bütün haberlerin uydurma olduğu tabii ki ileri sürülemez. Bu nedenle hadis usulü kriterleri tümü çalıştırılarak uydurma olan bütün haberlere tam manası ile dikkat çekilmeli ve tüm haberlere uydurma gözüyle kesinlikle bakılmamalıdır.

Kategoriler
Devlet ve Politika
🔥 6 görüntülenme

Göktürk Dönemi Türk Diplomasisinin Hususiyetleri Üzerine

Giriş

Dünyanın en eski ve köklü medeniyetlerinden birine sahip olan Türklerin yaşadıkları Asya sahip olduğu coğrafi özellikler nedeniyle sert iklim koşullarının olduğu bir bölgeydi. Bozkır kuşağı olarak adlandırılan bu coğrafyada yaşayan insanlar da öncelikle hayatta kalmak üzerine kurguladığı bir yaşam biçimi oluşturmuşlardı. Bu nedenle Türklerin kültürel, siyasal, iktisadî hayatları ve gelişimleri bozkır kuşağı dışında yaşayan topluluklardan farklılık gösterir. Kendine özgü bir sosyal hayat ve kültür inşa edilirken, bu kültürün mükemmelleşmesi anlamına gelen devlet fikri ve işleyişi de diğer toplumlardan farklılık arz eder. Dolayısıyla diğer topluluk veya milletlerle yürütülen ilişkiler de bozkır devlet modelini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışma ile inceleme konusu edilen bozkırda yaşayan Türklerin diplomasi anlayışıdır. Tarihi seyir içerisinde Çin kaynakları ve eski Türk yazıtları başta olmak üzere çeşitli kaynaklar, bozkırdaki Türk diplomasi anlayışının özelliklerini içeren bilgiler sunmaktadır. Bu bilgiler Türk diplomasi anlayışına dair genel bir bakış ortaya koymamıza yardımcı olmaktadır.

Diplomasi kavramının ortaya çıkışı ile ilgili olarak özellikle Roma ve Yunan vurgusu yapılmakta, daha sonra da Ortaçağ kapsamında konu ele alınmaktadır. Dolayısıyla dünya medeniyeti yalnızca bir noktadan hareketle var olmakta ve bütün üretim buradan başlamış gibi değerlendirilmektedir. Oysaki bozkır kuşağı denilen ve hayatta kalmanın oldukça güç olduğu kuşak içerisinde binlerce yıldır varlığını devam ettiren Türkler, bahsi geçen iki merkez dışında varlık bulmuştur. Binlerce yıl varlığını devam ettirebilen ve bu sürecin neredeyse tamamında hep devletli olabilmiş bu büyük insan potansiyelinin varlığı ve bu varlığını nasıl devletli olarak devam ettirdiği hususu önemlidir. Khazanov, bozkır kuşağında yaşayan Türklerin devletli olarak varlık bulmalarını belirli bir tekamül devresine ulaşmış olmaları ile izah eder. Türklerdeki devlet felsefesinin de bu konuda katkısı olduğunu vurgulamak gerekir. Nitekim Türk devlet felsefesi adaleti ve güvenliği sağlamayı, döneme göre halkın ihtiyaçlarını giderebilmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışmada Göktürk Devleti döneminde Türklerin başka millet ve devletlerle nasıl ilişki kurulduğu, bu ilişkinin nasıl devam ettirildiği, bu ilişkilerde diplomasinin yeri ve öneminin vurgulanması amaçlanmıştır.

Diplomasi kavramı Yunanca kökenli olup, diplomeis sözcüğünden gelmektedir. Latince diploma kelimesi ise, diplomeis sözcüğünün zaman içerisinde gelişmesiyle oluşmuştur ve çift anlamına gelmektedir. Buradan hareketle ortaya çıkan ve bugün kullanılan diplomasi sözcüğü ise 18. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır.

Diplomasi terimi ile ilgili farklı kaynaklarda değerlendirmeler söz konusudur. Kimi araştırmacılar için diplomasi bir sanat anlamına gelirken, kimileri için bir yönetme bilgisi veya meslek, kimileri içinse ustalık veya beceri işi olarak kullanılmaktadır. Kavram her ne anlamda kullanılırsa kullanılsın, işlev bakımından ağırlıklı olarak devletlerin birbirleri ile olan ilişkilerini ele aldığı kesindir. Bu haliyle de devletlerin söz söyleme veya söyleyebilme şekli kavramın içerisinde yer bulmaktadır. Dolayısıyla her siyasi yapının kendine has söz söyleme şekli değişebilmekte, bu durum devletlerarası farklılıklara yol açmaktadır. Söz konusu farklılık bir yandan devletlerin siyasi kültür birikimi ile ilgiliyken, diğer yandan değerlendirilen zaman dilimi içerisinde de ortaya çıkabilmektedir.

Uluslararası ilişkilerin bir kavramı olan diplomasi ile ilgili yalnızca tanımlamalar üzerinden hareket edildiğinde, diplomasi kelimesinin algılanmasında bir takım değişikliklerin olduğu görülecektir. Buradan hareketle kavramın tarih içerisinde değişkenlik gösterdiğini, yani dinamik bir yapıya sahip olduğunu söylememiz gerekir. Bu nedenle kavramın araçlar ve işlevler bakımından kısaca ele alınması yararlı olacaktır. Böylelikle inceleme konusu yaptığımız ve bozkır diplomasisi olarak nitelendirdiğimiz kavramın bu değişim içerisindeki yeri değerlendirilebilecektir.

Söz konusu değişim içerisinde günümüz algısı ile bağdaştıracağımız modern diplomasi kavramı 15. yüzyılla birlikte oluşmaya başlamıştır. Daha önce belirli bir amaç veya görevin yerine getirilmesi maksadıyla ülke dışına giden temsilciler, İtalyan şehir devletlerinin sürekli diplomasi yöntemini benimsemesiyle başka ülkelerde ikamet eder hale gelmiştir. Çalışma içerisinde kullanılan diplomasi kavramı ise, inceleme konusu yapılan dönem itibarıyla modern anlayışla değerlendirilmemelidir. Örneğin, tanım içerisindeki “uluslararası kuruluşların merkezlerinde ikamet eden diplomat” gibi bir durum incelenen süreç içerisinde söz konusu değildir. Buna karşın bozkır kültürünün ve bu çevrenin kendi koşulları içerisinde oluşturulmuş bir diplomasi anlayışından söz edilmelidir. O nedenle bozkır diplomasisi kavramının kullanımı için bilinçli bir tercih söz konusudur.

1.Bozkır Diplomasisinde Unvan ve Terimler Üzerine

Devlet işleyişi ile ilgili olarak Çin kaynaklarında Göktürklerdeki yüksek ve küçük memuriyetlerin sayısının toplam 28 olduğu ile ilgili genel bir bilgi söz konusu olsa da bu memuriyetlerin daha fazla olduğu çeşitli çalışmalarda belirtilmektedir. Bu bağlamda eski Türk devletlerinde kullanılan bir takım unvan ve terimler dış ilişkilerin belirli bir düzenle yürütüldüğünü göstermektedir. Her ne kadar bütün ayrıntılarını tespit etmek güç olsa da Hunlar döneminden beri oluşturulan belirli bir kurumsal yapının varlığından söz etmek mümkündür.

Milletler veya devletlerarası ilişkileri ifade eden diplomasi kavramı ile ilişkilendirilebilecek ilk kavram elçi kelimesidir. Kelimenin Uybat VI, Uyuk-Tarlak ve Çakul II isimli eski Türk yazıtlarında yer alması Türk devlet teşkilatında bu müessesenin olduğuna işaret etmektedir. Söz konusu terim kadim Türk tarihinde mevcut olup, yazıtlarda “temsilci” ve “sınırda yer alan kişi” anlamlarında geçtiği görülmektedir. Ögel, elçi kelimesinin devletler arasında gidip gelen kişiler için kullanılmakla beraber asıl anlamının “il idare eden kimse” anlamında ilci olduğunu kaydetmiştir. Buradan hareketle Göktürk yazıtlarında geçen “ilime elçi olarak geldim” sözünü de “ilime idareci olarak geldim” şeklinde yorumlamıştır.

Türk devletinin temsilcileri olan elçilerle ilgili olarak Sui imparatoru Kao-tsu’nun Işbara (Sha-po-lüe) Kağan’a gönderdiği bir mektupta daimi ve olağandışı olmak üzere iki tip elçiden söz edilmektedir. Ayrıca kaynaklarda resmi toplantılara elçilerin davet edilmeleri de Türk elçilerinin Çin’de tesadüfen bulunmadıklarını göstermektedir. Göktürk temsilcilerinin Çin’e gidişinde hangi vazife ile gönderilseler de gittikleri yerlerde gözlem yaptıkları, dönüşlerinde de bunları devlet başkanına sundukları bilinen bir husustur.

Anlaşıldığı kadarıyla elçiler gönderildikleri ülkede çeşitli usullerle karşılanıyorlardı. Örneğin T’ang Hanedanlığı döneminde kuzey ülkelerinden gelen elçilerin karşılanması işi Hung-lu-sse adı verilen “vasal devletler ve devlet konukları dairesi” anlamındaki birim tarafından gerçekleştiriliyordu. Elçiler Çin topraklarına ayak bastıklarında yanlarındaki kişi sayısını da belirten bir tür geçiş belgesi düzenlenmekteydi. Ayrıca konukların ağırlanması işi için Çu-k’o denilen bir birim de oluşturulmuştu. Gelen kişiler Li-pu adı verilen eğitim bakanlığında misafir edilmekteydi. Elçiler seyahatleri sırasında ihtiyaçları için ise posta istasyonlarından faydalanabiliyorlardı.

Elçilerin kullandıkları unvanlar ile ilgili olarak kaynaklarda bilgi bulmak mümkündür. Bu bağlamda kullanılan terimlerden biri yalabaç kelimesidir ve Eski Türk yazıtlarında terim bu şekliyle yer almaktadır. Kelime 9. yüzyıl başlarına ait Irk Bitig’de aynı şekilde geçmekte, Dîvânü Lügati’t-Türk’te ise yalavaç şeklinde yer almaktadır. Terimin bu şekilde kullanımı, Türk idarî sisteminde bu unvanın yerleşmiş olduğunu göstermektedir. Yine Irk Bitig’de yalabaç kelimesi ile birlikte bir diğer kelime olarak “söz, haber” anlamına gelen sab kelimesinden türetilmiş sabçı terimi yer almakta olup, “haberci” manasında kullanılmıştır. Gömeç de bu kelimenin elçi anlamında kullanıldığına işaret etmektedir. Elçi anlamında kullanılan bir başka kelime de çabış unvanıdır. Genellikle askerî bir unvan olarak telakki edilen kelimenin elçi olarak gönderilen kişiler için kullanımına işaret edilmektedir. Ancak çabış unvanlı kişilerin hepsinin elçi olduğunu söylemek de güçtür. Çünkü çabış ordunun yüksek rütbeli komutanı olarak askerî taktikleri düzenleyen kişidir. Ayrıca Türk kültürü ve yaşam sisteminde askerî ve sivil hayatı kesin çizgilerle birbirinden ayıramadığımız için çabış unvanlı kişilerin sınırlarını belirlemenin hayli güç olduğunu belirtmek gerekir.

Diplomasi ile ilgili en önemli görevlerden birisi tercümanlara ait olmalıdır. Eski Türk yazıtlarında yer alan “demek, söylemek” anlamındaki ti ile “dil” anlamında til (tıl) kelimesinden türetildiği anlaşılan tilmaçın görevi de tercümanlık idi. Kelime Türk devletleri ile irtibatlandırılarak tarmaç ve tolmac biçimleriyle de kullanılmış ve aynı anlamı vermiştir. Ayrıca “dış işleri bakanı” anlamında kullanıldığı da ileri sürülmektedir. Buna mukabil bir unvan iken Peçeneklerde boy adı olarak geçtiği de belirtilmektedir. Tilmaç kelimesinin boy ismi olarak karşımıza çıkması kelimenin yerleşmiş, köklü bir kullanımı olduğuna işaret etse gerektir.

Özellikle yazma işinden sorumlu kişilerin varlığından kaynaklarda bahsedilmesi bu kurumsal yapının mevcudiyetini göstermektedir. Devletin yazı işlerini yürüten kişiler Tabgaçlarda bitekçin ismini taşırken, Göktürk, Türgiş ve Uygurlarda bitegci ve ılımga şeklinde anılmıştır. Yazmak anlamındaki bitig kelimesinden türetilen bitikçi, “kâtip, yazıcı”; devletin haberleşme sorumlusu gibi anlamlarda kullanılmıştır. Aynı zamanda bitikçilerin “dış işleri bakanı” gibi görev yaptıkları da ileri sürülmekle birlikte Göktürkler döneminde “dış işlerini yürüten kâtip” olduğu ile ilgili bilgi açıklığa kavuşmamıştır. Nitekim bitikçi kelimesi umumiyetle Uygurlarla irtibatlandırılmakta, bu yolla Moğol diline geçtiği belirtilmektedir. Ayrıca anlam genişlemesine uğrayarak idarî ve malî alanda bütün memurlara verildiği, kimi zaman ılımga kelimesi ile birlikte kullanıldığı vurgulanmaktadır. Ilımga kelimesi de “Hakanın mektuplarını Türkçe olarak yazan kişi; katip, sır kâtibi” anlamlarında geçmektedir.

Eski bir Türkçe sözcük olan tamga kelimesinden türetilen tamgacılar da Asya Hun Devleti’nden itibaren Türk idarî mekanizmasında yer almıştır. Orhun kitabelerinde geçmesi nedeniyle Göktürklerde de bir unvan olarak kullanıldığı anlaşılan kelime kağanın izin ve emirlerini hazırlayanlara verilen yüksek bir memuriyeti işaret etmektedir ve “kâtip, mühürdar” anlamlarında kullanılmıştır. Oğuzlardaki tamgan kelimesi ile irtibatlandırılan bu unvan devlet idaresinde dış işlerine nezaret eden kişiler için kullanılmıştır. Ögel de Göktürk çağında büyük ve önemli elçilerin çoğunun damgacı olduğunu ifade etmektedir. Dîvânü Lügati’t-Türk’te de geçen tamga kelimesine ilaveten tamgala ifadesi kullanılmakta ve “hakanın damgasını vurmak” şeklinde izah edilmektedir.

Eberhard’a göre M.S. 400’lerden beri belgelerde tespit edilen tarhan unvanının son hecesi Çince belgelerdeki Khan unvanı ile aynı yazılmaktadır. Tabgaçlardan beri tespit edilen ve Hunlarla da ilişkilendirilen unvan, Çin yıllıklarında ta-kan olarak da yer almaktadır. Tarkan kelimesi Tunyukuk Yazıtı batı yüzü altıncı satırında “Bilge Tunyukuk Boyla Baga Tarkan” şeklinde Tunyukuk’un unvanları arasında geçmektedir. Yine dış temsilcilerden birini göstermek üzere Oğul Tarkan ve Apa Tarkan olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Ongin, İhe-Hüşotü, Suci, Elegeş gibi yazıtlarda da geçen bu unvan Bilge Kağan’ın devleti idare edenlerden idare edilenlere doğru yaptığı sıralamada tarkanın çoğulu olarak tarkat geçmekte, tarkanlar Şadapıt beylerinden sonra sayılmaktadır. Netice itibarıyla yazıtlarda geçen kullanımlar tarkan unvanının oldukça önemli bir rütbe olarak bozkır diplomasisinde yeri olduğuna işaret etmektedir.

Meveraünnehir, Taşkent, Fergana, Huttal, Şûmân ve Toharistan’da siyasi oluşumlar söz konusuydu. Bu oluşumlar ya doğrudan Türkler tarafından kurulmuş veya Türk siyasi kültürü altında gelişmişlerdi. Bu teşekküllerden olan Huttal kralı 733, 740 ve 750 yıllarında Çin’e tarhan unvanlı elçiler göndermişti. Şûmân Kralı’nın elçileri de 743 yılındaki ziyaretlerinde tarhan ve şad unvanını kullanmaktaydılar. Toharistan Kralı’nın 738’de Çine gönderdiği elçinin adı da İnancu Tarhan idi. Fergana’dan 749’da gönderilen elçinin adı Arslan Tarhan’dır. Anlaşılacağı üzere Türkler tarafından başka devlet veya milletlere gönderilen elçilerin isimlerinde tarhan/tarkan unvanına sıklıkla rastlanmaktadır. Tarhan unvanına kimlerin sahip olabildiği ile ilgili bir takım çıkarımlar söz konusu olup, Eberhard tarhanların hiçbirinin doğrudan hükümdar ailesine mensup olmadığını ileri sürmektedir.

Batı Göktürk yabgusu İstemi tarafından Zemarkhos’un dönüşüne refakat etmesi amacıyla Bizans’a gönderilen elçinin adı Tagma olup, kullandığı unvan Tarkan idi.

Göktürk Kağanı Tong Yabgu da 630 yılında Göktürk ülkesine gelen Budist rahip Xuang Zang’a refakat etmesi için tarkan unvanlı bir kişi görevlendirmiş, misafirin yerleştirilmesinden sorumlu tutulmuştur. Xuan Zang bir süre dinlendikten ve Hindistan’a gitme konusundaki niyetini ifade ettikten sonra Tong Yabgu ona refakat etmesi için daha önce Ch’ang-an’da bulunmuş, Çince ve bölge dillerini bilen bir kişiyi Mo-duo Tarkan unvanıyla görevlendirmiştir. Ayrıca bu seyahat nedeniyle çeşitli ülkelere mektuplar hazırlatılmıştır. Göktürk ülkesinde seyahat eden ve kağanın itibar ettiği bir kişinin refakati için tarkan unvanlı görevlinin atanması ülkeye gelenlerin güvenlikleri konusuna da son derece önem verildiğine işaret etmektedir.

Eski T’ang Tarihi’nde Kiçig Şad’ın 727 yılı içerisinde Çin imparatoruna gönderdiği elçi için Buyruk Çor adı geçmektedir. Bu kayıtta elçinin adı için kullanılan terimler Türk idarî teşkilatı açısından kıymetlidir. Bilindiği üzere buyruk terimi idarî teşkilatta oldukça üst sıralarda yer alan kişilere verilmekte, bu kişiler bir nevi bakan gibi itibar görmekteydi. Kaynaklarda da Göktürk ve Uygur devletleri ile ilgili anlatımlarda 9 üyeden oluşan hükümet erkânının her birine buyruk denildiği görülmektedir. Hatta teşkilat içerisinde iç buyruk ve dış buyruk olmak üzere iki grup söz konusu idi. Buyruk terimi de kağanların yanında yer alan kişiler olarak kitabelerde karşımıza çıkmaktadır. Terimin aynı zamanda elçi olarak gönderilen kişilere hitaben kullanıldığı başka kayıtlar da mevcuttur. Bu bağlamda Kansu (Turfan) Uygur Devleti’nin 935 yılındaki elçilerinden biri bu terimi taşımaktadır.

Kiçig Şad’ın 727’deki elçisinin isminde geçen Çor terimi ise Göktürklerden beri kullanılan yine üst düzey bir unvan olup, kişi ismi olarak Göktürklerde (Baga-çor, Bögü-çor gibi), Uygurlarda (Moyen-çor gibi), Türgişlerde, Hazarlarda kullanılmıştır. Örneği verilen 727 yılındaki kayıttaki Buyruk Çor şekliyle kelimenin kullanımına başka bir örnek de Bilge Kağan’ı zehirleyerek öldüren kişinin adı olmasıdır.

2.Devletlerarası İttifaklarda Diplomasinin Yeri

Göktürk Devleti’nin uluslararası ilişkilerinde Çin önemli bir yere sahipti. Liu MauTsai Göktürk ülkesinden Çin’e ve Çin’den Göktürk ülkesine gönderilen elçilerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir. Kronolojik olarak aktarılan bu bilgiler içerisinde 545 yılında An-no-p’an (An-nuo-p’an-t’o) adlı elçi ile başlayıp 742 yılında gönderilen son elçiye kadar sıralanan listede elçilerin isimleri, kim tarafından kime gönderildikleri, gönderiliş nedenleri, götürdükleri hediyeler ve son olarak Türklerin karşılık olarak verdikleri hediyeler sıralanmıştır. Bu listeye göre Çin’den Türk ülkesine gönderilen elçilerin sayısı 77’dir. Buna karşılık yine kronolojik olarak Göktürk ülkesinden Çin’e gönderilen elçiler 546 yılından 741 yılına kadar olmak üzere listelenmiştir. Sunulan listede aynı şekilde elçilerin isimleri, kim tarafından kime gönderildikleri, gönderiliş nedenleri, götürdükleri hediyeler ve son olarak Çinlilerin karşılık olarak verdikleri hediyeler hakkında bilgi verilmektedir. Bu listeye göre Göktürklerden Çin’e 97 defa elçi gönderilmiştir.

Göktürklerin ilk defa elçiler üzerinden diplomatik faaliyetlerde bulunması 545 yılına rastlamaktadır. Bu tarihten öncesinde Bumın’a bağlı boylar güçlenerek Çin dışın daki pazarlarda ipek alımına başlayarak ticaret yapmaktadır. İpek alışverişi yapmanın Çin nazarında Orta Asya kavimlerinin güçlenmesi olarak algılandığını belirten Taşağıl, bu gelişmelere mukabil Çin’in Bumın’a kayıtsız kalmadığını ve elçi gönderdiğini belirtmektedir. An-nuo-p’an-t’o adlı Soğd elçinin Batı Wei Devleti’ni temsilen Göktürk ülkesine gönderilmesi büyük bir sevinçle karşılanmıştır. Çünkü bu ilk defa Göktürklerin başka bir devlet tarafından tanınması anlamına gelmektedir. 546 yılında da Bumın’ın elçisi Batı Wei’e gönderilerek hediyeler sunulmuş, böylelikle uluslararası ilişkiler de başlamıştır. Göktürklerin henüz Juan-Juanlara bağlı olduğu bir devrede bu şekilde başka bir devletle ilişki kurmaları eriştikleri güç doğrultusunda başka bir devletin ittifak arayışında seçilmelerine yol açmıştır. Ancak bu noktada bir başka önemli husus Bumın’ın Batı Wei’den gelen elçiye karşılık vererek kendi elçisini de göndermesi ile ilgilidir. Bumın’ın kendisi ile iletişime geçen bir devlet ile aynı şekilde temas kurması diplomatik olarak bir takım kurallara hakim olduğunun belirtisi olsa gerektir.

553 yılında devletin başına geçen Mukan Kağan döneminin ilk yıllarında daha önce mağlup edilen Juan-juanların üzerine gidilmiştir. Ancak Juan-juanları koruma altına alan Kuzey Ch’i Wen Hsüan, Göktürklerle de ilişkilerini düzeltmek suretiyle barış yapmıştır. Ancak Kuzey Ch’i ile Göktürklerin bu yakınlaşmasından rahatsız olan Batı Wei 554 yılında K’u Ti-ch’i adlı elçisini Mukan Kağan’a göndermiştir. Görüşmeden etkilendiği anlaşılan Mukan’ın hemen Kuzey Ch’i elçisini tutuklatması, Batı Wei ile dost olunduğu mesajının iletilmesini sağlamıştır. Ancak Mukan’ın Kuzey Ch’i ülkesine elçi göndermesi onlarla iletişimini kesmediğini göstermektedir.

557 yılında Batı Wei yerini Chou hanedanına bırakmış, Mukan da elçisini göndermiştir. Yeni kurulan devleti tanıma şeklinde yorumlanan bu hareket ardından 560 yılında Chou İmparatoru Ming, bütün devlet adamlarını, generallerini ve Türk elçisini bir araya toplayarak hediyeler sunmuştur. Göktürk elçisi bu toplantıda Çinli devlet adamlarının arasında yer almıştır. Göktürk Devleti’ne verilen önemin bir ifadesi olan bu toplantı ardından 561 yılında Mukan Kağan da üç ayrı elçilik heyetini Chou sarayına göndermiştir.

557 yılında Akhun Devleti’nin yıkılmasından sonra Akhun toprakları Sasanilerle paylaşılmıştı. Maveraünnehir, Fergana’nın bir kısmı, Kaşgar, Hoten ve Batı Türkistan’ın önemli şehirleri Göktürk hakimiyetine geçtiğinden bu bölgelerden geçen İpek Yolu ile bu yolda ticaret yapan Soğdlar devletin batı kanadını idare etmekte olan İstemi Yabgu’ya bağlanmıştı. Göktürk Devleti’nin batı topraklarında komşusu olan Sasaniler ise İstemi Yabgu’ya vergi vermeye başlamıştı. Ancak Maveraünnehir ticaret yolunu tamamen ele geçirmek isteyen Sasani hükümdarı Anuşirvan ülkesinin toprakları üzerinden Akdeniz limanlarına ve Bizans’a yapılan ipek ticaretini durdurdu. Böylelikle ticaretle uğraşan Soğdlar zor durumda kalmış, Göktürk Devleti de ipek transit vergisinden mahrum kalmıştı. Söz konusu gelişmeler akabinde Göktürk ülkesinden Sasanilere elçilik heyetinin yollanması uygun görülmüştür.

VI. yüzyılda yaşamış Bizans tarihçisi Menandros Protector’un verdiği bilgiler Göktürk-Bizans ilişkileri açısından oldukça kıymetli bilgileri haiz olup, Göktürk ülkesine gelen Bizans elçilerinin notlarını da içermektedir. Göktürk hakimiyetinde yaşayan Soğdlar, Sasani ülkesine seyahat edebilmek ve Medlere ham ipek satabilmek için izin talebiyle İstemi’ye başvurmuşlar, istekleri uygun görülünce bir elçilik heyeti oluşturulmuştu. Ancak Sasani hakimi Anuşirvan ile görüşen heyet bir netice elde edememiş, hatta Sasani ülkesine getirilen pamuk heyetin gözü önünde yakılmıştı. Hadisenin İstemi’ye anlatılmasından sonra Türk elçiler Sasani ülkesine yollanmıştı. Çünkü İstemi düşmanlık yerine dostane ilişkiler arzulamaktaydı. Ancak bu kez de birkaçı hariç yemeklerine zehir konulmak suretiyle elçiler öldürülmüşlerdi. Bu hadiseler üzerine ise Soğdların lideri olan Maniah, böyle bir ortamda Bizans ile ilişki kurmanın doğru olacağını İstemi’ye ileterek, kendisinin Bizans’a gönderilmesini talep etmişti. Bizans İmparatoru II. Justinianus döneminde 568 yılında Bizans’a ulaşan elçilik heyeti İstemi’nin gönderdiği hediyeleri ve mektubu imparatora takdim etmişti. Özellikle Avarlar konusunda Bizans ile ortak hareket edilebileceğinin ifade edilmesi üzerine Göktürk-Bizans ittifakı gerçekleşmiş oldu.

Maniah’ın başkanlığındaki Türk elçilik heyetinin gelişine karşılık Bizans İmparatoru da bir elçilik heyeti oluşturmuş, Doğu eyaletlerinin yönetiminden sorumlu olan Zemarkhos’un başkanlığındaki heyet 568 yılında Göktürk ülkesine gönderilmiştir. Zemarkhos, Kafkaslar üzerinden Hazar Denizi ve Aral Gölü arasından geçmek suretiyle Göktürk ülkesine gelmiş ve Ak-dağ’da İstemi ile görüşmüştür. Zemarkhos’un İstemi’ye hitaben kullandığı sözler oldukça kıymetlidir:

“Sana bunca halkın yüce hükümdarı, bizim kudretli İmparatorumuz benim aracılığımla bildiriyor ki, talihin sana gülsün ve başarı getirsin, sen ki Romalıların kaderinden sevinç duyan ve bizi üstelik konukseverce kabul edensin. Ve düşmanlarını her zaman tetikte tutabilip onlardan ganimet koparabilmek sana nasip olsun. Ayrıca kıskançlık bizden uzak olsun, çünkü o, dostluğun bağlarını koparmaya muktedirdir. Türk kavimleri ve onlara tabi olan herkes bana iyi hizmetler versin; o zaman sizler de bize karşı aynı zihniyeti taşıyacaksınız.”

Zemarkhos’un elçiliğine dair kayıtlardan anlaşıldığına göre Göktürkler elçilere oldukça değer vermekteydiler. Gelen elçiye kımız veya mayalanmış kısrak sütü ikram edilmişti. Ayrıca söz konusu kayıtlarda Bizans elçileri Türkler hakkında kendilerine anlatılan pek çok unsurun doğru olmadığını ifade etmekteydiler. Çünkü elçilerin kabul sırasında etrafta gördükleri heykel, yemek takımları gibi kıymetli eşyaların Bizans’taki örneklerinden geri olmadığı, Türklerin bilindiği gibi kaba insanlar olmadıkları vurgulanmıştır. Türklerde elçilere iyi davranılması, ikramda kusur yapılmaması ve değer verilmesi Türk aile yapısında gördüğümüz konuk hakkı ile ilgili olarak atadan gelen bir miras gibi değerlendirilebilir. Konukların el üstünde tutulduğu ve bu durumun Türklerde devamlılık arz ettiği ile ilgili muhtelif bilgiler gelenekselleşen yapıya işaret etmektedir. Bilindiği üzere Türk sosyal hayatı aileden (oguş) başlamak üzere sırasıyla urug, bod, bodun, il (devlet) şeklinde idi. Bu sıralama içerisinde devlet aileden başlayan bütün geleneklere dayalı olarak oluşmakta ve bu geleneklerin en üst örneği biçiminde karşımıza çıkmaktadır.

Zemarkhos’tan sonra da Bizans ile diplomatik ilişkiler devam ettirilmiştir. Sırasıyla Anankaste adlı bir Türk Bizans’a gönderilmiş, sonra Eutyhios, 576’da da bir heyete başkanlık eden Valentin, birbiri ardına kağanı ziyaret eden Herodion ve Sicilyalı Paul gibi Bizans elçileri Göktürk ülkesine gelmişlerdir. Görüşmelerde Bizans ile Persler arasındaki çekişme odak noktası olmuştur.

Olumlu neticelenen Göktürk-Bizans görüşmeleri ardından 571 yılında BizansSasani savaşı başlamıştır. Bu sırada yapılan ittifaka uygun olarak Göktürkler Kuzey Kafkasya’daki Kuban Irmağı havzasını ve Azerbaycan’ı ele geçirerek batıya doğru ilerlemişti. Ancak Bizans’ın ittifaka aykırı hareketleri ilerlemenin durmasına neden olmuştur. Önceden yapılan ittifakın yenilenmesi amacıyla İmparator II. Tiberius tarafından 576 yılında gönderilen elçi Valentinos’a da Bizans’ın anlaşmaya aykırı hareket ettiği Türk-Şad tarafından bildirilmiştir. Türk-Şad bu görüşmede; Göktürklerden kaçan Avarlar’a Bizans’ın kapı açmasının ittifaka aykırı olduğunu, Göktürk elçilerinin Kafkasya’nın zor ve tehlikeli yollarından geçirilmelerinin yanlışlığını, Alan ve Utigurları itaat altına alan Göktürklerin gücünün bilinmesi gerektiği ve doğudan batıya bütün kavimlerin Göktürklere tabi olduğunu bildirmiştir.

Bizans elçilerinin ziyaretinin gerçekleştiği dönem aynı zamanda Göktürk ülkesinde de İstemi’nin ölümü nedeniyle büyük bir yas zamanıdır. Yas töreni bittikten sonra tekrar Bizans elçileri ile görüşülmüş, kendilerine Kırım’da yer alan ve Bizans hakimiyetinde olan Kerç Kalesi’nin fethedileceği söylenmiştir. Bizans elçi heyetinin dönüşü sırasında da bu kale Türk-Şad’ın kumandanlarından Bukan tarafından ele geçirilmiştir.

692 yılında Kutluk’un ölümü ardından devletin başına geçen Bögü Kağan (Kapgan Kağan) zamanında Göktürk Devleti oldukça güçlü bir konuma erişmiştir. 693 yılında Çin’in Ling eyaletine saldırıp, yağmalar yapmıştı. Bu hareket üzerine T’ang İmparatoriçesi Wu Tse-t’ien, Pai-ma tapınağı rahibini başkomutan atayarak 18 general ile birlikte Bögü Kağan üzerine sevk etmişti. Ancak Çin başkomutanı Göktürk askerlerine rastlamadığı gerekçesiyle geri çekilmiştir. Bunun üzerine Bögü Kağan Çin sarayına elçi göndermiş, İmparatoriçe Wu bu duruma çok sevindiğinden Bögü’nün sol muhafız alayı generali ilan edildiğini kayıtlara geçirmiştir. Ayrıca Bögü’ye Devletimize Yönelen Kung unvanı verilmiştir. Ertesi yıl (694 veya 695) Bögü tekrar Çin imparatoriçesine elçi yollaması üzerine, kendisine İyiliğe Yönelen Kağan unvanı tevcih edilmişti. Bögü Kağan tarafından Çin’e iki defa elçi gönderilmesi ve kendisine tevcih edilen unvanlarla ilgili Taşağıl, gelişmelerin Göktürk-Çin ilişkilerine yeni bir boyut kazandırdığını ifade etmektedir. Hatta 696 yılında Çin’e saldıran Kitanları (Ch’i-tan) durduramayan Çin’in Bögü’ye muhtaç hale geldiğini belirtmekte, bunun da Çin’in baskı altına alınması açısından önemli bir hadise olduğunu kaydetmektedir. Nitekim gücünü arttıran Bögü, 630-680 devresinde yani Göktürklerin bağımsızlığını yitirdiği süreçte Çin’e göç eden Türk boylarını kurduğu iyi ilişkiler ve Çin’in içine düştüğü sıkıntılı dönemde geri alabilmiştir.

Göktürk döneminde kimi zaman Türk-Çin ilişkilerinin barış içerisinde yürütüldüğü bilinmektedir. Bu dönemlerde yapılan anlaşmalara uygun hareket edilir, Çin’e karşı bir girişimde bulunulmazdı. Kiçig Şad’ın 727 yılı içerisinde Çin imparatoruna gönderdiği elçi ile ilgili kayıt bu politikayı doğrulamaktadır. Bu dönemde Tibetliler Kiçig Şad’a mektup göndererek Türklerle birlikte Çin’e karşı sefer düzenlemeyi teklif etmişlerdi. Bu sıralarda Çin’e gönderilecek olan elçiye bu mektup da verilerek imparatorun bu durumdan haberdar olması istenmiştir. İmparator, Kiçig Şad’ın yaklaşımından hayli memnun olmuş, elçi olarak huzuruna gelen Buyruk Çor’u Tzu-ch’en Köşkü’nde ağırlayıp, ona ihsan ve iltifatta bulunmuştu. Ayrıca Çin imparatoru Türklerin Kuzey Askerî Bölgesi Kuvvetleri idaresinde yer alan Mülteci Kalesi’nde karşılıklı ticaret yapabilmeleri için pazar kurulmasına izin vermişti.

3.Bozkır Diplomasisinde Devletlerarası Akrabalık Tesisi

Türk kağanlarının iyi ilişkiler tesis etmek amacıyla Çin sarayına gelin yollaması ile ilgili gelenek Hun Devleti döneminde oluşmuştu. Hunlar döneminde de çeşitli vesilelerle bu şekilde akrabalık kurulduğunu, böylelikle her iki tarafın Türk-Çin ilişkilerinde fayda elde etmeye çalıştığını görmekteyiz. Ancak kaynaklarda Asya Hunları, Avrupa Hunları, Göktürkler, Uygurlarda çeşitli örneklerini görülen bu uygulamada dikkat edilen en önemli hususlardan biri yabancı prenseslerin Türk devletinde hatun makamında olmaması idi. Çünkü Hatunlar veliahd annesi sayılmakta idiler. Bu özellik nedeniyle özellikle Türk-Çin ilişkilerinde Çin tarafı gönderdiği prensesin hatun makamında olmalarında ısrar ederlerdi. Özellikle Türk devletinin zayıf dönemlerinde Çin tarafının bu isteğinde başarılı olduğu da görülmektedir. Hunlar döneminde ilk defa M.Ö. 198 yılında gerçekleşen Ho-ch’in anlaşması ile akrabalık yoluyla barış tesis edilmişti. Benzer uygulamanın Göktürkler döneminde ve daha sonra da var olması, bu uygulamanın diplomatik bir gelenek haline dönüştüğünü, bu şekliyle Türk diplomasisinin bir unsuru olduğunu söylemek mümkündür.

Akrabalık tesisi ile ilgili kaynaklarda pek çok bilgiye rastlamaktayız. Bu bağlamda ilk örnek olay Bumın’ın Juan-juanlara gönderdiği elçi ile ilgilidir. Batı Wei ile başlayan diplomatik görüşmelerin ardından Bumın Juan-juanlara saldırı niyetindeki Töles boylarına ani bir baskın düzenlemiş, yaklaşık 50.000 kişilik boyları kendisine tabi etmişti. İnsan unsuru bakımından oldukça güçlenen Bumın hemen Juan-juanların lideri A-nakui’nin kızıyla evlenme isteğini bildirmiştir. Kendisine tabi olan Bumın’ın bu isteğine çok sinirlendiği anlaşılan A-na-kui Bumın’a bir elçi göndererek onu aşağılayan, gücünü yok sayan ifadelerle hitapta bulunmuştur. Juan-juanlarla kurulmak istenen iyi ilişkilerin gerçekleşmemesi üzerine Bumın tekrar Batı Wei ile temas kurmuştur. Batı Wei imparatoru T’si-tsu (Wen-ti), Bumın’ın bir prensesle evlenme isteğine olumlu yanıt vererek 551 yılında Ch’ang-lo adlı prensesi gelin olarak Göktürk ülkesine göndermiştir. Gerçekleşen bu ittifakın ardından 552 yılında Juan-juanlar mağlup edilmiş ve Göktürk Devleti de kurulmuştur. 557 yılında Akhun Devleti’nin yıkılmasında da Göktürk Devleti’nin batı kanadını idare eden İstemi Yabgu ile Sasanı hükümdarı Anuşirvan arasında aynı şekilde bir ittifak söz konusu idi. İstemi kızını Anuşirvan’a vererek evlilik ittifakı kurulmuştu. Döneme dair kayıtlarda görüldüğü üzere Göktürklerin kuruluş aşaması ve sonrasında bu şekilde diplomatik faaliyette bulunmaları uluslararası ilişkilerin Türk devletleri için önemini ve boyutlarını göstermektedir.

563 yılında Chou’lar ile Ch’i’ler arasındaki mücadeleler arttığı dönemde her iki taraf da Göktürkler ile ittifak yarışı içine girmişti. Mukan Kağan’a elçilik heyetleri gönderilerek, çok miktarda hediyeler ile evlilik teklifleri edilmişti. Netice itibarıyla Mukan, Chou’lar ile müttefik olup, Ch’i’lere karşı sefer düzenlemek üzere hazırlıklara başlamıştır. 564 yılında başlayan sefer sırasında Chou birlikleri bozguna uğramış, Göktürk ordusu da büyük bir yağma yaparak oldukça kazançlı bir şekilde geri dönmüştür. Burada yürütülen diplomatik ilişkiler ile Çin’de yaşanan mücadelelere kimi zaman müdahil olunduğu görülmektedir ki, devam eden süreçte buna dair gelişmeler söz konusu olmuştur.

Kutluk’tan sonra devletin başına geçen Bögü’nün eriştiği gücün ve Çin’in Göktürklerden çekinmesi ile ilgili önemli kayıtlardan biri 698 yılına aittir. Bu yılda Bögü Kağan imparatoriçeye bir elçi göndererek kızını bir Çin prensiyle evlendirme isteğini iletmişti. Ayrıca Çin tarafından mülteci haneler olarak adlandırılan Feng, Sheng, Ling, Hsia, Shuo, Tai adlı altı vilayette yaşayan Türk boylarını istemekteydi. Bununla birlikte vaktiyle Göktürk hakimiyetinde yaşayan Soğdlar da talep edilmiştir. Bögü’nün istekleri Çin sarayında tartışılmış ve İmparatoriçe Wu tarafından reddedilmiştir. İsteklerin kabul edilemeyeceğinin bildirilmesi üzerine Bögü çok sinirlenmiş ve Çin elçisi T’ien Kuei-tao’a ağır sözler söyleyerek onu öldürmek istemişti. Bunun üzerine Çin yönetiminin Bögü’nün ordusundan çok korkması nedeniyle teklifin kabul edilmesi gerektiği, “Bögü Çor’un dünürlük teklifini kabul buyurun” şeklinde imparatoriçeye telkinde bulunulduğu Çin kaynaklarında belirtilmektedir.

Türk-Çin ilişkilerinin çeşitli dönemlerde akrabalık kurularak farklı boyutlara ulaşıyordu. Bögü Kağan döneminde buna bir başka örnek ise 703 yılında gerçekleşmişti. Bögü Kağan artan gücü nispetinde T’ang hanedanlığı üzerinde daha fazla söz sahibi olmak istiyordu. Bu sebeple Baga Tarkan’ı elçi olarak Çin’e yollamış, kızını veliahdın oğluyla evlendirme isteğini imparatoriçeye iletmesini emretmişti. İmparatoriçe de hem P’ing-en Prensi Chung Chün’ün hem de İ-hsing Prensi Ch’ung Ming’in sarayın salonuna çıkmasını emredip, onları görücüye çıkarmıştır. Böylelikle Bögü’nün isteği kabul edilmiş oluyordu. Bögü de bu isteğinin kabul edilmesinden duyduğu memnuniyeti İllig Tamgan’ı bin adet at ve bazı eşyalarla Çin’e göndererek ifade etmiştir. Ayrıca Çin sarayında Türk elçiler onuruna ziyafet verilmiş, değerli eşyalar takdim edilmiştir.

Çin tahtında 705 yılında meydana gelen taht değişikliği ardından Çin-Göktürk ilişkileri yeni bir boyut kazanmıştır. Bögü ile yapılan evlilik anlaşması İmparator Chung-tsung tarafından iptal edilmiş, hatta Bögü Kağan’ı yakalayana ve öldürene önemli mevkiler verileceği duyurulmuştur. Ardından devlet yönetimindeki kişilerden Türklerin nasıl yok edileceği konusunda öneri hazırlamaları istenmiştir. Bunun üzerine Lu Fu adlı Çin müsteşarı (vezir) imparatora oldukça uzun, Hunlar döneminden beri Çin’in Türklere karşı nasıl üstünlük kurduğu veya geri düştüğü ile ilgili örneklerle dolu bir rapor sunmuştur. Raporu haklı gören imparator, Türklerin güneye doğru yaptıkları hücumların önünü kesmek için çeşitli tedbirler almıştır.

Evlilik anlaşmasının iptal edilmesi ise Bögü’yü çok sinirlendirmiş, Göktürk ülkesindeki Çinli görevli Tsang Ssu-yen’i öldürtmüştür. Bir yandan Çin hükümeti Türklerin güneye inişinin önünü kesmeye çalışırken diğer yanda Türk yönetimi de kendisine isyan eden Çikler ve Azlar’ı 709 yılında itaat altına almıştır. 710 yılında Çin tahtında tekrar değişiklik olunca Bögü yine evlilik anlaşması yapmak üzere elçisini Çin’e göndermiştir. İmparator, Sung Prensi Ch’eng Ch’i’nin kızına Altay Konçuy (Altay Dağları Prensesi) unvanı vererek evliliğe izin vermiştir. Evlilik teklifinin kabulünden duyduğu memnuniyeti ifade etmek üzere Bögü Kağan da oğlu Yang-wo-chih Tegin’i Çin sarayına yollamıştır. Saraya ulaşan Tegin’e yüksek bir generallik verilmiştir. Bögü’nün bir nevi rehine gibi oğlunu Çin sarayına göndermesi ve Çin’e karşı politika değişikliğine gitmesi Göktürk ülkesinde çıkan isyanların bir neticesi olarak yorumlanmaktadır. Bu isyanlar içerisinde Bayırku, Kırgız, Türgiş, Karlukların hareketleri gösterilebilir. Netice itibarıyla isyanlarla uğraşan Bögü Kağan da Çin ile ittifak kuran Bayırkular tarafından 716 yılında pusuya düşürülüp öldürülmüştür.

Sonuç

Göktürk Devleti’nin kuruluşundan itibaren idarî mekanizmasında elçi, yalabaç, tilmaç, bitegci, tamgacı, tarkan gibi pek çok unvan ve terimlerin kullanımı söz konusudur. Kullanılan unvanların devleti temsil eden elçi ile ilişkilendirilmesi elçilik müessesesinin önemine işaret etmektedir. Unvan ve terimlerin dış işleri ile kurulan irtibatı da kurumsal yapının anlaşılmasını sağlamaktadır. Sözü edilen müesseselerin Göktürklerden önce ve sonraki dönemlerde karşılıklarının bulunması Türk devletlerinde kendine özgü kurumsal bir yapıyı ortaya koymaktadır. Dolayısıyla köklü bir yapı arz etmeleri sebebiyle devletlerarası ilişkilerde yer alan kişi ve kurumların bir bütün olarak bozkır diplomasisi şeklinde adlandırılması mümkün gözükmektedir.

Göktürklerin uluslararası ilişkilere verdiği öneme dair en somut göstergelerden birisi Çin’e gönderilen ve Çin’den gelen elçi sayılarıdır. Çin’den Türk ülkesine gönderilen 77 elçiye karşılık Göktürk ülkesinden de Çin’e 97 defa elçi gönderilmiştir. Verilen rakamlar bir yandan Göktürk dönemi içerisinde Türk-Çin ilişkilerinde diplomasinin önemini ortaya koyarken diğer yandan Göktürklerin diplomasiye olan bağlılıklarını göstermektedir. Ayrıca Türk devlet felsefesinin anlaşılması, bu felsefede kurumların rollerinin ortaya konulması açısından da son derece önemi haizdir.

Çalışmada bozkır diplomasisi olarak kavramlaştırılmaya çalışılan hadiseler göstermektedir ki Göktürkler daha kuruluşundan itibaren devletlerarası ilişkiye önem veren bir yapıdadır. Bu bağlamda diplomasi kimi zaman devletin kuruluşunda önemli bir rol üstlenirken kimi zaman da devletlerarasında denge unsuru olarak kullanılmıştır. Göktürklerin gücünün azaldığı dönemde diplomasi devletin varlığını devam ettirebilme yollarından biri olmuştur. Buna mukabil artan güç nispetinde de bu gücün bir ifadesi şeklinde uygulanmaktaydı.

KAYNAKÇA

ACAR, Demet Şefika, “Küreselleşen Dünyada Diplomasi”, Selçuk Üniv. Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, c. 9, S. 1-2 (2006), s. 417-439. AHMETBEYOĞLU, Ali, “Bizans Tarihçisi Menandros’un Türkler (Gök-Türkler) Hakkında Verdiği Bilgiler”, Tarih Dergisi, S. 50 (2009/2), s. 11-25. AYDIN, Erhan, “Yenisey Yazıtlarında Geçen Unvanlar ve Unvan Niteleyicileri”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten, S. 59/2 (2011), s. 5-26. CHAVANNES, Edouard, Çin Kaynaklarına Göre Batı Türkleri, Çev. Mustafa Koç, Selenge Yay., İstanbul 2007. Divanü Lûgat-it-Türk, c. I, II, III, IV, çev. Besim Atalay, TDK Yay., Ankara 2006. DONUK, Abdülkadir, Eski Türk Devletlerinde Unvan ve Terimler, TDAV Yay., İstanbul 1988. EBERHARD, W., “Birkaç Eski Türk Unvanı Hakkında”, Belleten, c. IX, S. 35 (Temmuz 1945), s. 319-340. ERCİLASUN, Ahmet Bican, Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları, Dergah Yay., İstanbul 2016. ERGİN, Muharrem, Orhun Âbideleri, Boğaziçi Yay., Ankara 2013. ERGÜVEN, Nasıh Sarp, “Uluslararası Hukukun Tarihsel Boyutuyla Diplomasinin Kuramsal Gelişim Süreci”, Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi, 7(1) (2016), s. 111-141. Eski T’ang Tarihi (Chiu T’ang-shu), Haz. İsenbike Togan vd., TTK Yay., Ankara 2006. GÖMEÇ, Saadettin, “Kök Türkçe Yazılı Belgelerde Yer Alan Unvanlar”, Erdem, c. 12, S. 36 (2000), s. 929-945. ———, Kök Türk Tarihi, Berikan Yay., Ankara 2011. GROUSSET, Rene, Bozkır İmparatorluğu, Ötüken Yay., İstanbul 199

GÜLTEPE, Necati, “İlk Türk Devletlerinde Bürokrasi”, Türkler Ansiklopedisi, c. 2, Ankara 2002, s. 894-906. İSKİT, Temel, Diplomasi Tarihi, Teorisi, Kurumları ve Uygulaması, İstanbul Bilgi Üniv. Yay., İstanbul 2007. İZGİ, Özkan, “XI. Yüzyıla Kadar Orta Asya Türk Devletlerinin Çin’le Yaptığı Ticarî Münasebetler”, Orta Asya Türk Tarihi Araştırmaları, Haz. Erkin EkremSerhat Küçük, TTK Yay., Ankara 2014, s. 95-114. KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yay., İstanbul 2004. KHAZANOV, Anatoly M., Göçebe ve Dış Dünya, Çev. Ömer Suveren, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2015. KIRİLEN, Gürhan, “Xuan Zang’ın Orta Asya İzlenimleri”, DTCF Dergisi, S. 53/1 (2013), s. 63-84. KÜÇÜKAŞÇI, Mustafa Sabri, “Kâtip”, DİA, c. 25, Ankara 2002, s. 49-52. MAU-TSAİ, Liu, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, Çev. Ersel KayaoğluDeniz Banoğlu, Selenge Yay., İstanbul 2006. MORİ, Masao, “Soğdluların Orta-Asya’daki Faaliyetleri”, Belleten, XLVII/185 (1983), s. 339-351. ORKUN, Hüseyin Namık, Eski Türk Yazıtları, TDK Yay., Ankara 1994. ÖGEL, Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Başbakanlık Basımevi, Ankara 1982. ———, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, TDAV Yay., İstanbul 2001. ÖZDEMİR, Mehmed Niyazi, Türk Devlet Felsefesi, Ötüken Yay., İstanbul 2015 SÜMER, Faruk, Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, c. I, TDAV Yay., İstanbul 1999. TAŞAĞIL, Ahmet, Göktürkler I-II-III, TTK Yay., Ankara 2012. ———, Kök Tengri’nin Çocukları (Avrasya Bozkırlarında İslam Öncesi Türk Tarihi), Bilge Kültür Sanat Yay., İstanbul 2013. TEKİN, Talat, Irk Bitig, TDK Yay., Ankara 2017. TOKAN, Özgür, İslamiyet Öncesi Türklerde Diplomasi ve Hunlar Dönemi Diplomatik İlişkiler, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Erzurum 2011. TUNCER, Hüner, “Eski ve Yeni Diplomasi”, Ankara Üniv. SBF Dergisi, c. 37/1 (1982), s. 251-257. USER, Hatice Şirin, “Eski Türkçede Bazı Unvanların Yapısı Üzerine”, Bilig, S. 39 (2006), s. 219-238. ———, Köktürk ve Ötüken Uygur Kağanlığı Yazıtları, Kömen Yay., Konya 2009.


  • – Türk Tarihine Dair Yazılar – II
    • GÖKTÜRK DÖNEMİ TÜRK DİPLOMASİSİNİN HUSUSİYETLERİ ÜZERİNE – Oktay BERBER

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 4 görüntülenme

Dua ederken ellerin şekli

Soru: Dua ederken ellerin şekli nasıl olmalıdır?

Cevap: Dua etme esnasında şekil bakımından asıl olanın ellerin çok az bir miktar da olsa birbirinden ayırmak, avuç içlerini yukarıya bakacak şekilde tutmak ve de onları göğüs hizasına gelecek kadar kaldırmak gerekir.  Bunun ile ilgili olarak İbn Abbas’ın rivayet etmiş olduğu bir hadis şöyledir: “Allah’a dua edildiği vakit avuçların iç kısmını açarak dua et, ellerin sırtları ile dua etme. Duayı bitirdiğinde avuçlarını yüzüne sür

Ancak bu noktada hemen belirtmeliyiz ki, her ne kadar konuyla alakalı olan hadis-i şeriflerden Efendimizin yaptığı dualarını daha çok yukarıda belirtildiği şekil ile yaptığı anlaşılsa da, hadis kitaplarında Efendimizin dua sırasında ellerini bitiştirdiğine dair çokça rivayetler bulunur. Hadis âlimlerinden biri olan Hafız el-Iraki’nin Taberani’nin Mu’cemu’l-Kebir isimli kitabında, Abdullah b. Abbas’ın şu rivayetine yer verdiğini belirtilmektedir. Bu rivayete göre İbn Abbas, Peygamber Efendimizin dua sırasında ellerini birleştirdiğini aktarılmaktadır. Ancak Iraki, bunun hayli zayıf bir rivayet olduğunu söyler.

Başka bir yönden, Efendimizin dua anında ellerini koltuk altları görünecek kadar yukarı kaldırdığına ve kimi zaman ellerini ters yönde çevirdiği ile ilişkili rivayetler bulunur. Örneğin Buhari’de bulunan Enes b. Malik’in rivayeti de, Allah Resulü’nün sürekli dua anında ellerini aynı biçimde tutmadığını gösteriyor. İlgili Hadis-i şerif şöyledir. “Resûlullah dua sırasında ellerini öyle bir kaldırdı ki, koltuk altlarının beyazlığını görürdüm.” Ahmed b. Hanbel’in ise Müsned adlı eserinde yer alan bir rivayete göre de şöyledir: “Peygamber Efendimiz, Allah’tan herhangi bir şeyin olmasını dilediği zaman ellerinin iç kısmını yukarıya doğru yöneltirdi. Ancak herhangi bir şeyden sakınacağı zaman da ellerinin içini aşağıya doğru çevirirdi.”

Sonuç kısmına değinecek olursak şunu da ifade etmeliyiz ki, dua anında ellerin tutulması tamamen teferruata ait bir husustur. Yani dua anında ellerin birleştirebilmesi yahut ayrılması konusunda bağlayıcı olan herhangi bir emrin bulunmadığı ifade edilebilir. Dolayısıyla bu tür bir meselede başka kişilerin tenkidini yapmak ya da onlarla münakaşaya girmek kesinlikle doğru olmayacaktır. 

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 8 görüntülenme

Bıyıkların yan tarafı siballer

Soru: Bıyık kısımlarının dudakları kaplayacak veya geçecek biçimde uzatılmaması malumdur. Ne kadar kısa olması gerektiği ise her zaman tartışılmıştır. Ancak değinmek istediğim konu bıyıkların yan tarafı yani siballer. Bunların hükmü nedir?

Cevap: Alim kimseler, sibal kısımlarının sakaldan mı yoksa bıyıktan mı olduğu hususunda ihtilaf ettiler. Zaten olayın can alıcı noktası da burasıdır. Bu kısım bıyıktan ise kısaltılması gerekli, olacaktır. Ancak sakaldan ise kısaltılmaması sorun teşkil etmez. İbn-i Hacer “Bıyıklar, üst dudağın üstünde biten kıllardır. Sibal ise bıyıkların yanlarında ihtilaf edildi. Bazısı bıyıktandır ve de kısaltılması gerekir, bazısı da sakaldandır dedi.” İmâm Mâlik ise bu husus hakkında siballerin sakaldan olduğuna hükmeder ve delilini soranlara şu cevabı verir: “Zeyd ibni Eslem bana haber getirdi, Hz. Ömer kızdığı zaman bıyıklarını kıvırırdı

Irâkî ise İmâm Gazâlî’den şunu belirtir: “Bıyıkların yan kısımları olan siballeri kesmekte bir beis yoktur. Hz. Ömer de bunu böyle yapmıştır, çünkü sibal kısmı dudağı örtmez ve yemekler de onlarda takılı kalmazlar zira onlar ağız kısmına ulaşmazlar.

Keşmîrî Hazretleri, Hz. Ömer’in amelini açıklarken buyuruyor ki: “Selefimizin adeti siballeri kesmek olmuştur. Ömer’in sibal kısımlarını uzattığı nakli ise ondan başkasının burayı uzatmadığının delili niteliğindedir. Lakin bu durum, şu habere de ters düşer: “Seleften bazı kimseler, siballeri uzatırdı.

Konuya bir de şu zaviyeden bakmak mümkün olacaktır. Hanefiler, siballeri bıyık kısmından saydıklarına göre siballeri kaşlar kadar uzatmak mübah olacaktır, zira bıyıkları kaş miktarı kadar uzatmak caiz görülmüştür. Böylece Hz. Ömer’in sünnetine de bir nebze mukarenet sağlanmış olacaktır.

Bunun yanında Hanefi ulemasından, savaş esnasında düşmana karşı güçlü gözükmek amacıyla bıyıklarının bir miktar uzatılabileceği hakkında çeşitli fetva verenler bulunuyordu. Bu fetvayı referans alarak şu türlü bir iddiada bulunmak akıldan çok da uzak sayılmayacaktır; İslam düşmanlarının oldukça çok bulunduğu günümüzde, onların sayıca ya da kudret bakımından sık oldukları yerlerde bunlara güçlü görünmek için siballerin uzatılması mümkün olabilir.

Yine de takvaya en uygun olan şey, her türlü ihtilaftan kaçmak olacaktır.

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 1 görüntülenme

Organ naklinin hükmü nedir?

Soru: Günümüzde hastanelerde umut bekleyen yüzlerce hasta var. Bu hastalara organ bağışı yapmak isteyen kişiler için organ nakli hakkında İslam Âlimlerimizin bu konu hakkındaki görüşleri nelerdir?

Cevap: Organ nakli konusu, hakkında en çok soru sorulan ve dolayısı ile merak edilen güncel konulardan birisidir. Belli genel başlılarını şu şekilde özetleyebiliriz.

1.   Öncelikle insan bütün uzuvları ile birlikte muhterem bir varlıktır. Bu nedenle herhangi bir uzvunun canlı veya cansızken dokunulmazlığının ihlal edilmesi uzvun hürmetine tecavüz edilmesi anlamına gelecektir.

2.   Kendisine organ nakli yapılmış olan kişi sağlığına kavuşmasının ardından ma’siyet işler ise bu durumda o organın da payı olduğundan organını veren kişi de ayrıca sorumlu tutulur.

3.   Organ nakli olayı, organı alınacak kişi tam manası ile ölmeden önce yapılırsa bu durum işkence ve cinayet anlamı taşır.

Bundan farklı olarak organ naklinin cevazına hükmedenler şu sebepleri öne sürüyorlar.

1.   Zaruret durumu haramı mübah kılan bir durumdur.  Her nasıl ki açlıktan ölmek üzere olan bir kimse herhangi bir şey bulamazsa, hayatta kalmasını sağlayacak tutacak miktarda insan eti yiyebilir ve bu durum tecavüz anlamına gelmeden mübah olur ise,  aynı biçimde özellikle hayatı ciddi derecede tehdit eden hastalıklar söz konusu ise organ nakli mübah olacaktır.

2.   Kendisine nakli yapılan organ sayesinde sağlığına kavuşan kişinin işlediği ma’siyet, organı bağışlayan kişiye tesir etmez. Zira bu kapsamda sevapta ve ma’siyette esas olan şey kişinin iradesidir.

3.   Kimi organ nakilleri, beyin ölümü gerçekleştiği zaman yapılır. Beyin ölümü durumu beynin geri dönüşü olmayacak biçimde ölmesi durumudur. Bu durumda kalp makineye bağlı şekilde yaşamaya devam eder.

Her iki görüşte de açıklığa kavuşturulması gereken hususlar olduğu açık. Bun nedenle tafekkur etmek de fayda olacaktır. 

İslam âlimleri içinde evvelkilerini teşkil eden ulamalar, insanın cüzünden faydalanmanın caiz olup olmadığı hususunda çokça tartışmışlardır.

Kişinin kendi vücudundan kopan bir uzvu ya da parçasının yerine takılması caizdir. Bu duruma delil olarak Rasûlüllah Efendimiz`in Bedir harbi esnasında gözü çıkan Katâde`nin gözünü kendi elleri aracılığı ile yerine iade etmesidir.

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 2 görüntülenme

Evlenmenin hükmü nedir?

Soru: Dinimizce evlilik halinin bir mahzuru bulunur mu? Evlenip evlenmeme durumu kişisel bir tercih olarak algılanabilir mi? Bazı kişiler evlenmemelerine sebep olarak eski dönemlerdeki bazı âlimlerin nikâhı terk etmelerini ve bekâr bir hayat yaşamalarını gösteriyorlar. O kimselerin bunları yapmaktaki amaçları neydi? 

Cevap: İslam dini evlenmeyi ve dolayısıyla çoğalmayı teşvik eden bir dindir. Bunun için Hz. Peygamber “Sevimli ve doğurgan olan hanımlar ile evleniniz. Ben kıyamet günü geldiğinde diğer peygamberler karşısında sizin çokluğunuz ile övüneceğim” buyururlar.

Yine başka bir rivayette Efendimiz “Ey gençler! İçinizden her kim evlenmeye güç yetiyorsa evlensin. Kimin evlenmeye gücü yok ise o da oruç tutsun. Zira bu durum onun için engel olacaktır. 

Evlenme olayı, hükmü bakımından değerlendirildiğinde kişilere göre değişken bir yapıda olduğu görülecektir. Ev geçindirebilecek güçte bulunup oruç ile beraber zinaya eğilimi olacağından emin olamayıp evlenmemesi durumunda kişinin zinaya düşeceğini bilen insanın kesin şekilde evlenmesi farz olur..

 Evlenmesi halinde hanımına zulmedecek bir karakteri bulunan ve aile sahibi olduğunda hanımını bakamayacağını kesinlikle bilen birisinin de evlenmesi kati surette haramdır. Sayılan bu durumlar hakkında şüphe sahibi olan birisinin evlenmesi de bu kapsamda mekruh olacaktır. Bu durumlardan hiç birisi hakkında geçerli olmayan, yani evlenmemesi halinde zinaya düşmeyeceğinden emin olan, evlenmesi halinden de ailesini geçindirebilecek bir halde bulunan kimsenin evlenmesi de sünnet sayılır.

Bazı âlim kimselerin evlenmemelerine konu geldiğinde ise, hemen belirtmek gerekir ki; aralarından bir kısımlarının evli olmamalarına bu alimlerin bekâr olmalarını gerekçe sunması kesinlikle doğru değildir. Zira bu türden bir sebeplendirme yapmadan evvel, bu alimlerin yaşamış oldukları süre zarfında niçin evlenmediklerini bilmek çok önemlidir.

Hayatlarını ilme ve bilime adamaları sebebiyle evlenmemeyi tercih eden âlim kişiler İslam dininin çok önemli bir konu olarak mevki atfetmiş olduğu nikâhı önemsemedikleri ya da caiz görmedikleri için değil ilme ve bilime mani olacağından evlenmemişlerdir. 

Evlilik olayının ilme mani olacağını işaret eden rivayetlerden bir tanesi Hz. Peygamber Efendimizin “Çocuk cimrilik ve cahillik sebebidir” şeklindeki hadisi olacaktır. İnsanlar kendisine bahşedilmiş olan çocuğa mal bırakabilmek için infakı kısar ve cimri bir hal takınır. Bu gerçek bizatihi suretle Hz. Peygamber tarafından belirtilmiştir.