Nazi Almanyası’nda siyah olmak

Bu fotoğraf, Almanya'daki Devlet Irk ve Sağlık Akademisi'nde verilen genetik derslerinde kullanılıyordu.
Bu fotoğraf, Almanya’daki Devlet Irk ve Sağlık Akademisi’nde verilen genetik derslerinde kullanılıyordu.

Film yönetmeni Amma Asante, Nazi Almanyası’nda çekilmiş bu eski fotoğraftaki siyah liseli kıza tesadüfen rastlamıştı.

Doğrudan objektife bakan beyaz sınıf arkadaşlarının aksine, gizemli bir şekilde yana bakıyordu.

Kızın kim olduğuna ve Almanya’da ne yaptığına duyduğu merak, ödüllü yönetmenin, Amandla Stenberg ve George McKay’in oynadığı “Where the hands touch- Ellerin dokunduğu yer” adlı filmi yapmasıyla sonuçlanan sürecin başlangıcı oldu.

Filmde, melez bir genç kızın, bir Hitler gençliği üyesiyle yürüttüğü tarihsel kayıtlara dayalı olsa da, hayal ürünü ilişkisi anlatılıyor.

UyarıYazının içeriğini rahatsız edici bulabilirsiniz

1933-1945 arasındaki Nazi döneminde, Afrikalı Almanların sayısı binlerle ifade ediliyordu.

Yaşadıkları deneyimler farklıydı. Ancak zamanla beyazlarla ilişki kurmaları yasaklandı, eğitimden ve belli alanlarda istihdamdan uzaklaştırıldılar. Kimileri kısırlaştırıldı, kimileri de toplama kamplarına gönderildi.

‘Şüphe ve önemsememek’

Ancak hikayaleri pek anlatılmadı ve Asante’nin bu dönemi anlattığı filminin beyaz perdeye ulaşması 12 yıl aldı.

Amandla Stenberg Where the hands touch filminde melez Leyna'yı canlandırıyor.
Amandla Stenberg Where the hands touch filminde melez Leyna’yı canlandırıyor.

Asante, film araştırması döneminde konuştuğu insanlardan aldığı tepkiyi “Bu insanların yaşadığı zorlu hayatlar hakkında sık sık bir şüphe, bir sorgulama, hatta önemsememeyle karşılaştım” diye anlatıyor.

Afrikalı-Alman toplumunun kökenleri Almanya’nın kısa süren imparatorluk dönemine dayanıyor. Denizciler, hizmetçiler, öğrenciler günümüzün Kamerun, Ruanda, Burundi ve Namibya gibi ülkelerinden Almanya’ya gittiler.

Tarihçi Robbie Etkien’e göre, 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığında bu geçici nüfus daha kalıcı bir hale geldi. Almanya için savaşan bazı Afrikalı askerler de daha sonra bu ülkeye yerleşti.

Ancak, Almanya’nın ırkların karışması korkusunu besleyen ikinci bir topluluk daha vardı.

Savaşı kaybeden Almanya’nın imzaladığı barış anlaşması, bazı Fransız birliklerinin Batı Almanya’daki Rhineland bölgesine konuşlandırılmasını öngörüyordu.

Fransa, genelde Kuzey ve Batı Afrikalılar olmak üzere, en az 20 bin Afrikalı askeri kullandı ve bu askerlerin bazıları Alman kadınlarla ilişkiye girdiler.

Irkçı karikatürler

Hakaret etmek için kullanılan “Rhineland p..leri” terimi, 1920’lerden itibaren bu ilişkilerin sonucu olarak doğan 600 ila 800 melez çocuğu tanımlama adına ortaya atıldı.

Bu terim, bazı insanların ‘saf olmayan ırk’ gibi sözde korkularını besliyordu. Uydurma hikayeler ve cinsel açıdan saldırgan biçimde tasvir edilen Afrikalı askerlerin karikatürleri etrafta dolaşmaya ve kaygıları büyütmeye başladı.

Frankfurter Volksblatt’ın 1936’daki başlığı: “600 p.. suçlandı, Rhineland’lilere karşı siyahların işlediği suçların mirası”

Yahudi düşmanlığı, Nazi ideolojisinin tam merkezinde yer alırken, Adolf Hitler 1925’te yazdığı Kavgam adlı kitabında, Yahudiler ve siyahlar arasında bir bağ kurmuştu.

Hitler “Zencileri Rhineland’e getiren Yahudilerdi. Ortaya çıkan p..leştirmeyle nefret ettikleri beyaz ırkı mahvetmek gibi açık bir amaç ve gizli düşünceyle.”

İktidara geldiklerinde, Nazilerin Yahudi ve saf ırk saplantısı, soykırıma, İkinci Dünya Savaşı’nda altı milyon Yahudi’nin, engellilerin, Roman ve Slav halklarının endüstriyel bir şekilde katledilmesine yol açtı.

Siyah Almanların yaşamlarını araştıran Aitken’e göre, bu kadar sistematik olmasa da siyahlar da hedef alındı.

Aitken, siyahların Nazilerin “giderek radikalleşen ırk politikasının içinde asimile edildiğini” söyüyor.

‘Yarı-insan hissediyordum’

1935’te, birçok başka şeyle birlikte Yahudiler ve Almanların evlenmesini yasaklayan Nuremberg Yasaları yürürlüğe girdi. Daha sonra, Romanlar ve siyahları da aynı kategoriye alan değişiklikler yapıldı.

Ancak ırkların karışması korkusu sürüyordu ve 1937’de Rhineland’in melez çocukları zorla kısırlaştırılmaya başlandı.

Heinrich Himmler 1942’de, Almanya’daki tüm siyahların sayılmasını istemişti.

Hans Hauck, kısırlaştırılan en az 385 kişiden biriydi. Babası Cezayirli bir asker, annesi ise beyaz bir Alman kadın olan Hauck 1997 yapımı “Hitler’s Forgotten Victims – Hitler’in Unutulan Kurbanları” adlı belgeselde konuşmuştu.

Hauck, nasıl gizli bir vasektomi ameliyatı geçirdiğini, daha sonra aldığı kısırlaştırma sertifikası sayesinde çalışabildiğini ve “Alman kanı” taşıyan herhangi biriyle evlenmeyeceği ya da cinsel ilişkiye girmeyeceğini vaat ettiği bir sözleşme imzaladığını anlatıyordu.

“Bunaltıcı ve baskıcı bir deneyimdi. Yarı-insan hissediyordum kendimi.” diyordu.

Belgeselde konuşan bir diğer kurban, Thomas Holzhauer de “Bazen çocuğum olamadığı için memnun oluyorum. En azından benim yaşadığım utancı yaşamadılar.” diyordu.

Çok azı, hayattayken deneyimleri hakkında konuştu ve konuyla ilgili araştırmalar yapan birkaç tarihçiden biri olan Aitken “Çoğunun başına ne geldiğini ortaya çıkartmak için pek bir girişimde bulunulmadı. Nazilerin kamplar ve kısırlaştırmayla ilgili belgelerin çoğunu bilerek yok ettiğini ve bu insanların akıbetlerini ortaya çıkartmayı zorlaştırdığını da unutmamak lazım.” diyor.

Belle ve A United Kingdom filmlerini de yazıp, yöneten Asante, bu insanların çoğunun, kimlik krizi yaşadığını anlatıyor.

49 yaşındaki yönetmen “Alman bir anne veya babaları vardı ve kendilerini Alman olarak görüyorlardı, ancak tecrit altındaydılar ve hiç tam anlamıyla benimsenmediler. Çocuklar aynı anda iki yeri işgal ediyorlardı. Hem içeride hem de dışarıdaydılar” diyor.

Deneyimleri farklı olsa da, her bir siyah Alman Nazi iktidarında kovuşturmaya uğradı.

Almanya’nın sömürge dönemi ve Namibya’da Herero ve Nama halklarının soykırıma uğratılma girişimi, Afrikalılara olumsuz bir yaklaşımı beraberinde getirmişti.

Hitler’in iktidara gelmesiyle taciz edildiler, kamuoyu önünde küçük düşürüldüler, belirli eğitim ve istihdam fırsatlarından mahrum bırakıldılar ve sonunda devletsiz bir hale getirildiler.

Bir parça direniş de vardı. Örneğin melez Hilarius Gilges bir komünist ve Nazi karşıtı bir ajitatördü. 1933’te kaçırıldı ve öldürüldü.

1939’da savaş başladığında, durumları daha tehlikeli bir hale geldi. Irklar arası ilişkiye giren insanlar kısırlaştırma, hapis ve cinayetle karşılaşabiliyordu.

Görünmez olmaya çalışmak

Kamerunlu bir baba ve Alman bir anneden 1925’te Berlin’de dünyaya gelen Theodor Wonja Michael’ın da korkusu buydu.

2017’de Deuctsche Welle’ye konuşan Michael, “insan hayvanat bahçelerinde” ya da etnografik sergilerde yer almıştı.

“Büyük etekler, davullar, danslar ve şarkılarla, sergilenen insanların yabancı, egzotik ve memleketlerinde nasıl olduklarını gösteriyorlardı. Büyük bir gösteriydi aslında.”

Naziler iktidara geldiğinde, özellikle de genç bir erkekken mümkün olduğunca görünmez olması gerektiğini biliyordu.

Belçika Kongosu’nda doğan Jean Voste (sağda), Dachau Toplama Kampı’ndaki tek siyah mahkumdu. – ABD Soykırım Müzesi

“Tabii ki, böyle bir yüzle asla tamamen ortadan kaybolamazdım. Ama elimden geleni yaptım.”

“Beyaz kadınlarla temastan tamamen kaçındım. Bu, korkunç olurdu. Kısırlaştırılır ve ırksal lekemeyle suçlanırdım.”

Soykırımın mimarlarından Heinrich Himmler, 1942’de Almanya’da yaşayan siyah nüfusun sayılmasını istedi. Bu istek, büyük bir katliam planının habercisi de olabilirdi ancak böyle bir plan hiç uygulanmadı.

Ancak, en ez 20 siyah Alman’ın Almanya’daki toplama kamplarına atıldığına dair kanıtlar var.

Hitler’in Unutulmuş Kurbanları belgeselinde konuşan Elizabeth Morton’ın anne ve babası bir Afrika sirki işletiyordu. Morton “İnsanlar öylece ortadan kaybolur ve başlarına ne geldiğini bilmezdiniz” diyor.

Kleptokrasi / Hırsızlar rejimi

Kleptokrasi, bir ülkede iktidarı ele geçiren bir ailenin ya da siyasal veya dini grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması demektir ve kısaca Hırsızlar rejimi anlamına gelir. Demokrasinin bütün kurumlarıyla yerleşmediği ülkelerde görülen bu durum, o ülkelerin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri olmaktadır.

ABD Doları olarak örnekler

Yolsuzluk karşıtı çalışmalarıyla tanınan Almanya merkezli Uluslararası Şeffaflık Örgütü, 2004 başlarında şu bilgileri veren bir rapor yayınladı:

  • Eski Endonezya devlet başkanı Suharto (15 Milyar ile 35 Milyar Dolar arası)
  • Eski Filipinler devlet başkanı Ferdinand Marcos (5 Milyar ile 10 Milyar Dolar arası)
  • Eski Zaire (bugünkü Kongo) devlet başkanı Mobutu Sese Seko (5 Milyar Dolar)
  • Eski Nijerya devlet başkanı Sani Abacha (2 Milyar ile 5 Milyar Dolar)
  • Eski Yugoslavya ve Sırbistan devlet başkanı Slobodan Milošević (1 Milyar Dolar)
  • Eski Haiti devlet başkanı Jean-Claude Duvalier (300 Milyon ile 800 Milyon Dolar arası)
  • Eski Peru devlet başkanı Alberto Fujimori 600 Milyon Dolar)
  • Eski Ukrayna başbakanı Pavlo Lazarenko (114 Milyon ile 200 Milyon Dolar arası)
  • Eski Nikaragua devlet başkanı Arnoldo Alemán (100 Milyon Dolar)
  • Eski Filipinler devlet başkanı Joseph Estrada (78 Milyon ile 80 Milyon Dolar arası)[1]
  • Eski FKÖ (PLO) lideri Yaser Arafat (1 ile 10 Milyar Dolar arası)

Kleptokrasinin sonuçları

Hırsızlar rejiminin egemen olduğu bir ülkede, yerli sanayi ve tarımsal üretim zayıflar ve iç pazar büyük sermaye gruplarına açılır. Siyasal alanda da insan haklarını çiğneyen, baskıcı bir yönetim kendini gösterir (düşük ücretler, rüşvetsiz iş yapmayan bir bürokrasi vb). Etnik milliyetçiliği, ırkçılığı ya da dini kullanarak geniş kitleleri yönlendirmeleri, bu tür yönetimlerin en karakteristik özellikleri arasındadır.

Malleus Maleficarum / Cadı Çekici

Malleus Maleficarum (Cadı Çekici), Heinrich Kramer tarafından 1487 yılında yazılmıştır. Kramer Engizisyon Mahkemesi’nin temsilciliğini de yapıyordu.

Kitapta bir cadının nasıl sorgulanacağı, hangi yöntemler kullanılarak Şeytan ile olan işbirliği ve gerçekleştirdiği günahların itiraf ettirileceği detaylı bir şekilde yazmaktadır. Sorgulama metotları mahkeme kurularak bölge halkının gözü önünde yapılır ve cadı olarak itham edilen kişi itiraf etmezse Cadı Çekici isimli kitaba uygun olarak sorgulama tekrar yapılırdı, kitabın yöntemi ise ağır işkencelerle suçunu itiraf ettirmekti. Çoğu insan sorgulama esnasında çektiği acıya dayanamayarak suçu olmamasına rağmen kabullenir ve idam edilirdi. İdamlar bir kazığa bağlanarak diri diri yakılma, başı keserek vücudu yakmak gibi bedeni tamamen yok etmeye yönelikti.

Malleus Maleficarum (Cadı Çekici)
Malleus Maleficarum (Cadı Çekici)

Veba ve salgın hastalıklar cadı ismi verilen tanrı düşmanlarının inançlı insanları toplu olarak öldürme girişimi olarak düşünülmüş, bu yüzden köy köy dolaşılarak cadı olduğu düşünülen insanlar katledilmişlerdir. Cadılıkla suçlanan kişi cadıların taşıdıkları özelliklere uygun değilse saçları kazınır ve ben olup olmadığına bakılırdı, vücudunda göze batacak büyüklükte bir ben ve ya doğum lekesi olması kişinin idam edilmesi için yeterli bir delil olarak kabul edilirdi. Katolik Kilisesi bu kitabı onaylamış ve cadı avlarında kullanılması gerektiğini bildirmiştir. Skolastik düşüncenin hakim olduğu Hristiyan dünyasında insanların birçoğu bunu sorgulamadan uygulamaya geçirmişlerdir.

Kitabın içerisinde Papa’nın bizzat kaleme aldığı “Summis Desiderantes” fetvası bulunmaktadır, fetvada cadıların nasıl varlıklar olduklarını bildirip onların yok edilmesi gerektiğini yazmıştır. Havada uçan, çocukları yiyen ve onların vücut parçalarından büyü malzemeleri yapan, salgın hastalıkların ve doğal afetlerin nedenleri oldukları yazıyordu.

Malleus Maleficarum’a göre; cadılar çocuk yiyen, büyü yapan, hayvanları insana, insanları hayvanlara çevirebilen korkunç yaratıklardı. tarihte böyle bir kitabın sapkın içeriğinin bir dogma olarak sayılmasının örneği oldukça azdır. bir cadı olarak suçlanmanız için, küçücük bir bahane yeterliydi bu kitaba göre. bir cadının da cadı olduğunun belirtisi, bedeninde mutlaka gizliydi. anlayacağınız ortaçağ’da üzerinde bir doğum lekesi olan bir kadın olsaydınız, muhtemelen cadı olarak işkence görüp, zindanda tecavüze uğrayıp yakılacaktınız.

Avrupa, 300 sene boyunca bu manyaklığa devam etmiştir. en son cadı yakma vakası 18. yüzyılın sonlarına rastlar. Üstelik bu vaka da İsviçre’dedir.

Engizisyon Mahkemeleri’nin cadı yargılamalarında 60.000 civarı insanın öldürüldüğü biliniyor.

Fillerin Hintliler tarafından korkunç evcilleştirme yöntemi

Hindistan’da filleri evcilleştirmek için korkunç bir yöntem var. Her haliyle sevgi yumağı olan bu hayvanların insanlara alışması için yapılanlar çok korkutucu.

Hindistan’da filleri evcilleştirmek için ilginç bir yöntem kullanılır.

İlk olarak ormanda yere filin içine düşebileceği büyüklükte bir çukur kazılır ve üzeri dallarla örtülür. Yavru fil gelip dallara bastığında çukurun içine düşer. Ama şanssızlığı bununla bitmez. Fil avcıları yüzlerini de kapatan tümüyle simsiyah giysiler içinde, ellerinde sopalarla gelip fili bir de eşek sudan gelinceye kadar döverler.

Hayvan yediği sopalardan, çukura düşmesi nedeniyle yaşadığı acıdan ve korkudan hayatında görmediği bir bunalım yaşar birkaç saat içinde.

Sonra aynı avcılar ağaçların arkasına gider ve üzerilerindeki siyah elbiseleri tümüyle çıkarıp, baştan aşağı beyaz elbiselerle, ellerinde çeşit çeşit meyve sepetleriyle geri gelirler. Fili besler, yaralarına pansuman yaparlar, onu düştüğü çukurdan çıkarırlar.

Fil bu beyaz giysili kurtarıcılarının ona gösterdiği karşılıksız sevgi ve ilgiden dolayı o kadar minnettar kalır ki o andan itibaren her istediklerini yapar ve sözlerinden çıkmaz. Onların kendisini az önce döven siyah giysili adamlar olabileceği aklına dahi gelmez. Filimiz artık evcilleştirilmiştir.

Şimdi yukarıdaki sahneden filleri çıkarıp yerine kendinizi koyun. Bizim siyasetçiler de her yıl önce ekonomik kriz, zamlar, işsizlik gibi yığınla belayı başımıza sarar, sonra da aynen fil avcıları gibi beyazlar içinde gelip bizi bu pislikten kurtarırlar. Bizim de o fillerden pek farkımız olmadığı için her seferinde bu numarayı yutarız. Zaten bu böyle olmasaydı tarih tekerrürden ibarettir diye bir laf olmazdı.

Stasi / Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı

Ministerium für Staatssicherheit (MfS /Devlet Güvenlik Bakanlığı) özellikle Stasi (Staatssicherheit birleşik kelimesinden dolayı) olarak bilinir, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin güvenlik ve istihbarat organizasyonudur. Stasi Doğu Berlin’den yönetilmekteydi. Lichtenberg şehrinde geniş kapsamlı bir komplekse sahipti, bunun dışında şehrin muhtelif yerlerinde değişik komplekslerede sahipti. Stasi dünya çapında etkin istihbarat örgütlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Organizasyonun şiarı “Schild und Schwert der Partei” (Parti’nin Kalkanı ve Kılıcı). Daha önceki dönemlerde Stasi için kullanılan bir başka ifade ise Staatssicherheitsdienst, yani Devlet Güvenlik Servisi idi.

Tarihçe

Stasi tutukevi
Stasi tutukevi

Stasi 8 Şubat 1950 tarihinde kurulmuştur. Kuruluşunda Sovyet KGB model alınmıştır. KGB tarafından Varşova Paktı içerisinde en etkin ve sadık ortak olarak kabul ediliyordu.

Wilhelm Zaisser Stasi’nin ilk başkanıdır, Wilhelm Zaisser’ın yardımcısı ise Erich Mielke. Wilhelm Zaisser Demokratik Almanya Cumhuriyeti lideri Walter Ulbricht tarafından 1957 yılında görevinden alındı. Göreve Ernst Wollweber getirildi. Ernst Wollweber, devlet lideri Walter Ulbricht ve Erich Mielke ile yaşadığı uyuşmazlıklardan dolayı görevinden istifa etti. Göreve yardımcısı Erich Mielke devam etti. Ayrıca 1957 yılında, Markus Wolf HVA’nın (İstihbarat Merkez İdaresi -Hauptverwaltung Aufklärung) yabancı istihbarat bölümünün başına getirildi. Wolf Almanya Federal Cumhuriyeti’nin devlet mekanizmasına, politikasına ve iş dünyasına sızmada büyük başarılar elde etti.

Stasi 1970’li özellikle Latin Amerika’da birçok aktivist ve politikacının hayatını kurtararak farklı bir rol daha üstlenmiştir. Örneğin eylül 1973’te Şili’de Pinochet darbesi sırasında, Stasi ajanları tarafından gerçekleştirilen operasyonda, İnsanların Birliği örgütüne üye yüzlerce insan kurtarılarak Alman Demokratik Cumhuriyeti’ne nakledilmiştir.[kaynak belirtilmeli]

1986 yılında Wolf emekliye ayrıldığında görevini Werner Grossmann’a devretmiştir.

1989 yılında, Doğu Almanya’nın çözülmesinden önce, Stasi adı Ulusal Güvenlik Ofisi olarak değiştirilmiştir. Bu değişiklikten sonra yönetime Rudi Mittig getirilmiştir.

Stasi Arşivlerinin Kurtarılması

Rejimin son yılları olan 1989-90’larda, panikleyen Stasi yetkilileri kâğıt öğütücü cihazlarla Stasi dokümanlarını yok etmeye çalıştılar. Kağıt öğütücü cihazlar ağır iş yükünden dolayı çalışamaz hale geldiğinde dokümanları elle parçadılar. Çalakalem saklanan kâğıt parça çantaları başa geçen yeni yönetim tarafından kısa sürede ele geçirildi.

Fotoğraf galerisi

Parlamenter sistem

Parlamenter sistem ya da parlamentarizm, yürütme organının yasama organının denetiminde olduğu demokratik bir yönetim sistemidir. Parlamenter sistemde devlet başkanı genellikle hükûmet başkanından başka bir kişidir. Buna karşılık, başkanlık sisteminde devlet başkanı çoğunlukla hükûmet başkanıyla aynı kişidir ve yürütme organı meşruiyetini yasama organından almaz.

Parlamenter sistemle yönetilen bir ülke meşrutî monarşi ya da parlamenter cumhuriyet olabilir. Meşrutî monarşide yetkileri sembolik olan bir hükümdar (kral, imparator, padişah) bulunur, Birleşik Krallık, İsveç, Japonya ve Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı İmparatorluğu bunun örnekleridir. Parlamenter cumhuriyetlerde ise çoğunlukla seçimle işbaşına gelen, yetkileri yine çoğunlukla sembolik olan bir devlet başkanı (cumhurbaşkanı) bulunur, Almanya, İtalya ve Hindistan bunun örnekleridir.

Tiran

Tiran (Yunanca: τύραννος, tyrannos), hukuk ve anayasa kurallarından bağımsız bir yönetim biçimi sergileyen önder. Terimin kökeni Klasik Yunanistan’a dek uzanmaktadır.

Platon ve Aristoteles’e göre; aldığı kararlarda hukuk dışına çıkan, egemenliği altındakilerden çok kendi hakkını gözeten, başkalarına olduğu kadar kendi halkına da şiddet gösterenler tiran olarak tanımlanır.

Ünlü Filozof Bertrand Russell’dan “İktidar” Olgusunun Temiz Bir Özeti

İnsanoğlu, türünün belki de başlangıcından itibaren iktidar meselesiyle içli dışlı oldu. Tüm tarihimizi şekillendiren, toplumların kaderini tayin eden bu kavramı ünlü düşünür Bertrand Russell sade bir şekilde özetlemiş.

Bertrand Russell

iktidara geçme olanağına sahip kişilerin sayısını sınırlayacak aristokrasi ya da babadan oğula kalma krallıklar gibi toplumsal kurumların bulunmadığı yerlerde, genellikle, iktidara geçme şansına en çok sahip olanlar, iktidara geçmeyi en çok isteyenlerdir. bundan da, iktidarın herkese açık olduğu sistemlerde, iktidar sağlayan makamlara, bir kural olarak, sıradan insanlardan olağanüstü iktidar aşkıyla ayrılan kimselerin oturacağı sonucu çıkar.

Liderlik

İktidar aşkı, insanoğlunun en guçlü güdülerinden biri olmasına karşın hiç de eşit dağıtılmamıştır ve rahatlık aşkı, zevk aşkı, hatta bazen onaylanmak aşkı ile sınırlanmıştır. iktidar aşkı, fazla çekingen yaratılışlarda öndere uyma kılığına bürünmüştür ki, bu da atılgan insanlardaki iktidar dürtüsünün yayılma alanını büyütür. iktidar aşkı güçsüz olan kişilerin, olayların akışını etkileyebilmeleri olanağı da çok azdır. toplumsal değişmelere yol açan kişiler, bir kural olarak, toplumu değiştirmek isteğini kendilerinde güçlü bir biçimde duyanlardır. bundan ötürü de, iktidar aşkı önemlilikleri bir rastlantıdan ibaret olan kişilerin belirgin niteliğidir. iktidar aşkını insanoğlunun biricik güdüsü diye kabul edersek hiç kuşkusuz yanılmış oluruz, ama iktidar aşkı sosyolojinin inceleyeceği değişiklikleri meydana getiren belli başlı güdü olduğuna göre de, bu yanlış, sosyolojideki eğreti yasaları araştırmamızda bizi sanıldığı kadar yolumuzdan saptırmaz.”

Yönetim

yani buradan şu sonucu çıkarabiliriz:

İktidar hırsına en çok sahip olan diktatörleri diğer insanlardan ayıran en önemli unsur, onların derin hırslarıdır. yani bir muktedir olmak için deha olmaya gerek yoktur. yeterince hırsa, ortalama bir zekaya, iyi bir propaganda ekibine sahipseniz bir şekilde diktatör de olabilirsiniz, gülü bir lider de. nice yetenekli insanlar vardır ki, içlerinde güçlü bir iktidar aşkı olmadığı için bir ülkenin kaderine etki edebilecekken, küçük bir memur, esnaf ya da işsiz olarak yaşamlarını idame etmeye odaklanmışlardır. çünkü bu onlara yetmiştir.

Oxfam: Dünyanın yarısının zenginliği, sekiz adamın elinde

İngiliz yardım kuruşulu Oxfam’ın verilerine göre, dünyanın en zengin sekiz kişisinin serveti, dünyanın yarısını oluşturan 3.6 milyar nüfusun servetine eşit.

Yoksulluk

Bir rapor yayınlayan Oxfam, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun daraltılması için hükümetleri ve iş dünyasını göreve çağırıyor.

Zengin ve yoksul arasındaki eşitsizliğin sanılandan daha büyük olduğunu vurgulayan Oxfam, özellikle hükümetlerin vergi cennetlerinin işleyişini sona erdirmek için beraber çalışması gerektiğini vurguluyor.

Oxfam’ın raporunu hazırlarken yararlandığı, Mart 2016’da yayınlanan Forbes’un milyarderler listesinin ilk sırasında 75 milyar dolarlık servetiyle Microsoft’un kurucusu Bill Gates var.

oxfam

Listenin geri kalanında İspanyol tekstil devi Inditex’in kurucusu Amancio Ortega, yatırımcı Warren Buffett, Meksikalı iş adamı Carlos Slim Helu, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, Facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg, Oracle’ın kurucusu Larry Ellison ve New York’un eski belediye başkanı Michael Bloomberg var.

‘Öfke artacak’

Yoksulluğa karşı mücadele eden bir kuruluş olan Oxfam, daha önce 62 kişinin dünyanın yarısının servetini elinde tuttuğunu açıklamıştı; ancak İsviçre Bankası Credit Suisse’den aldığı yeni veriyle bunu sekiz kişiye düşürdü.

Kurum, eğer eşitsizlikle mücadele etmek için gereken önlemler bir an önce alınmazsa bireylerin öfkesinin daha çok büyüyeceğini, ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesi ya da İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmak için referandumda Brexit’ten yana tavır alması gibi köklü siyasi değişikliklerin olacağını söylüyor.

‘Vergi cennetleri eşitsizliği körüklüyor’

Şirketlerin ve hükümetlerin sadece rekabet etmemesi gerektiğini, aynı zamanda çalışan hakları için işbirliği yapması gerektiğini vurgulayan rapor, zenginlerin vergi cennetlerini kullanmasının eşitsizliği körüklediğini aktarıyor.

Eşitsizliğe dair uçurum ne kadar büyük?

  • 7 Her 10 kişiden 7’si son 30 yıldır eşitsizliğin arttığı bir ülkede yaşıyor.
  • 25 Zenginler servetini çok hızlı bir şekilde artırdığı için dünya ilk trilyonerini 25 yıl içinde görecek.
  • 170 Ancak 170 yıl içinde kadınlar erkekler kadar maaş kazanabilecek.
  • 100 milyar Yoksul ülkeler, vergi cennetleri yüzünden 100 milyar dolar zarar ediyor.
  • 124 milyon Yoksul ülkelerin karçırılan vergiler yüzünden edinemediği 100 milyar dolar ile 124 milyon çocuğa eğitim verilebilir.

Rapora göre büyük şirketler ve zenginler, maaşların düşmesi ve politikalar üzerinde etkilerini kullanarak eşitsizliği artırıyor.

Dünya Bankası’nın eşitsizliği azaltma hedefine ulaşması için, zenginlere uygulanan verginin artırılması ve çalışanların daha adil bir şekilde maaş kazanması için hükümetlerin işbirliği yapması gerektiğine dikkat çekiliyor.

Hükümetlerin ‘vergi cennetleri’ çağını sona erdirmek için beraber çalışması gerekliliğinin altı çiziliyor.

Oxfam’ın direktörü Winnie Byanyima, “10 kişiden biri günde neredeyse iki doların altında bir parayla geçinirken bu kadar servetin birkaç kişinin elinde olması korkunç. Eşitsizlik, yüz milyonlarca insanın yoksulluk içinde yaşamasına yol açıyor, toplumlarımızı parçalıyor ve demokrasimizi zayıflatıyor” diyor.

kast sistemi ve it (bilişim teknolojisi) arasindaki iliski

kanunlarca yasaklanmis olmasina ragmen, hindistan’da 3000 senelik gecmisi olan ve hala gecerliligini koruyan kast sistemi ve it (bilişim teknolojisi) arasindaki iliski.
kast sistemine gore herkes kendi kastina ait olan biriyle evlenebilir ve yapmasina izin verilen isler bellidir. istediginiz kadar ugrasin, ust basamaklara tirmanamazsiniz.

iste burada devreye bilisim (bilgi&iletisim) teknolojileri giriyor. son zamanlarda unlenen bu sektor, dogal olarak 3000 yillik kast sistemi tarafindan yasaklanmamis. ve bu sayede, toplumda yukselmek isteyenler icin adeta bir kurtarici olmus.

su an, dunyada en cok taninan ve kazanan hint ceo’lardan bazilari:

(bkz: shantanu narayen) – adobe systems
(bkz: sundar pichai) – google
(bkz: satya nadella) – microsoft
(bkz: nikesh arora) – softbank (japon sirketi)
(bkz: rajeev suri) – nokia
(bkz: dinesh paliwal) – harman international
(bkz: sanjay mehrotra) – sandisk corporation
(bkz: george kurian) – netapp
(bkz: sanjay kumar jha) – global foundries

hindistan’da, mit’e (massachusetts institute of technology) rakip olmak icin iit (indian institutes of technology) kurulmus, ve bu okula ogrenci olarak girmek demek artik “kazananlar kulubu”ne dahil oldugunuz anlamina geliyor.
google, burada okuyan bir ogrenciye yillik 333,200 dolarla is teklifinde bulundu.
ilgili haber

iit’de okumayanlar da elbette derslerinde basarili olarak kazananlar kulubune girebiliyor.
mesela facebook, mnit’de (motilal nehru national institutes of technology) okuyan bir ogrenciye yine ayni rakami sundu.
ilgili haber

yani son zamanlarda bu kadar cok hintli ceo gormemizin nedeni hindistan’in nufusunun fazla olmasi degil; insan kaynaklarinin gunden gune kalitelesmesi.
elbette her bilisim teknolojisi sektorunde calisan insan kast sisteminde alt tabakaya ait olmasa da, bu hirs ve azime oncelik etmis.