Midye yemenin hükmü nedir, helal midir? Hangi deniz hayvanları yenir?

Değerli kardeşimiz,

“Taze et yemeniz için denizi sizin hizmetinize veren Allah’tır.”1

mealindeki âyet-i kerime ile

“Denizde avlanmak ve onları yemek size helâl kılındı ki; hem size hem de yolcu olanlarınıza faydalı olsun.”2

mealindeki âyet, denizlerin birer ilâhî nimet deposu olduğunu ve onlardan insanların faydalanabileceğini ifade etmektedir.

Âyet-i kerimelerde, Cenab-ı Hak belirli bir kısmını haramlaştırmadan ve başka hayvanlar gibi boğazlanma şartını koşmadan, bütün deniz hayvanlarının helâl olduğunu bildirmekte, kullarına kolaylığı ve genişliği temin etmektedir. Hattâ mümkün mertebe hayvana eziyet vermekten kaçınılması kaydıyla, onları yakalamak için insana her şeyi kullanabilme müsaadesini vermektedir.

Bilindiği gibi, yaşadıkları yerler bakımından hayvanlar kara ve deniz hayvanları olmak üzere ikiye ayrılır. Karada yaşayan hayvanların hangilerinin yenip yenmeyeceği fıkıh kitaplarında belirtilmiş, ayrılmıştır. Denizde yaşayan hayvanların hangilerinin yenilmesinin helâl, hangilerinin haram olduğu hususunda ise mezhepler arasında farklı görüşler mevcuttur.

Yukarıda meallerini verdiğimiz âyet-i kerimeden hareket eden Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi âlemlerine göre, deniz hayvanlarının, yani suyun içinden başka bir yerde yaşayamayan hayvanların hepsi, nerede bulunursa bulunsun, ister balık şeklinde olsun, isterse başka cins ve şekilde bulunsun, helâldir, yenebilir. Yine aynı mezheplere göre, bu hayvanların isimlerinin farklı olması, diri veya ölü olması; yakalayanların Müslüman veya gayri müslim olması hükmü değiştirmez.

Mâlikî mezhebi hiçbir deniz hayvanını istisna kılmazken, Hanbelî mezhebi yılan balığını habis saydığı için; Şâfiî mezhebi de kurbağa, yengeç ve timsah gibi hem denizde, hem de karada yaşayabilen hayvanların etinin yenilmesini haram olarak vasıflandırmaktadır.

Hanefî mezhebine göre ise, balık sûretinde olmayan deniz hayvanlarının etlerini yemek haramdır. Buna göre, daima suda yaşayan, suda barınan hayvanlardan her çeşit balık eti yenebilir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu kabildendir. Fakat, diğer su hayvanları caiz değildir; midye, istiridye, istakoz ve yengeç gibi hayvanların yenilmesi helâl olarak kabul edilmemektedir, haram sayılmaktadır.3

Bu esaslara göre, midye, istiridye gibi deniz hayvanları Şâfiî, Mâlikî ve Hanbeli mezheplerine göre yenebilirken, Hanefî mezhebine göre yenilmemektedir. Hanefî mezhebinin haram saymasının sebebi, bu çeşit hayvanları gerek görünüş, gerekse yenen kısımları itibariyle hoş olmaması, çirkin ve pis sayılmasıdır.

Dipnotlar:

1. Nahl Sûresi, 14.
2. Mâide Sûresi, 96.
3. el-Mezâhibu’l-Erbaa, 2: 5.

(Mehmed Paksu, Helal – Haram)

Abdest Alırken Sakalın Diplerini Yıkamak Gerekir mi?

Abdest alırken Sakalı nasıl yıkamalıyız. Veya abdestin farzlarından biri olan yüzü yıkadığımızda sakalı nasıl hilallemek gerekir. Sakalı sık olan biri için sakalın diplerini yıkamak farz mıdır.

Sakal sık olunca onun üstünü yıkamak kifayet eder, altındaki deriyi yıkamak gerekmez. Fakat seyrek olunca altındaki deriyi de yıkamak lazım gelir. Ayrıca sakalın çeneden aşağıya uzamış kısmını mesh etmek ve sık olan sakalı bir avuç su ile alt tarafından el parmakları ile hilâllemek ise abdesttin sünnetlerindendir. Hilâllemek demek, parmakları sakalın içine sokarak alt taraftan üst tarafa doğru hareket ettirmek demektir

Rasûlü Ekrem (s.a.)’in sakalını hilâlleyiş şekli bazı hadis-i şeriflerde şöyle anlatılıyor: “Hz. Peygamber abdest aldığı zaman eline bir avuç su alır, bu suyu sakallarının arasına par­maklarıyla ovarak akıtırdı, yanaklarım parmaklarıyla ovar ve parmaklarım çenesinin altında bulunan sakallarının arasına sokardı.” (bk. İbn Mâce, ta­hâre 50)

Yine her ne kadar mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriften Rasûlul­lâh (s.a.)’ın bir eliyle sakallarını hilallediği anlaşılıyorsa da İbn Adiyy’e âit bir rivayette Efendimizin “Sakallarım iki eliyle hilallediği” beyan ediliyor. Bu fiilin hükmü üzerinde de mezhep imamları çeşitli görüşlere sahiptir:

Gusülde ise sakal, sık ve gür bile olsa, suyu cilde mutlaka ulaştırmak gerekir. Kaş ve bıyıkların durumu da aynıdır. Yani gusülde kıllar ile birlikte cildin / derinin de yıkanması gerekir.

İmam Şafiî ve îmam Ebu Hanîfe ve taraftarlarınca ise; abdestte farz olmamakla beraber gusülde farzdır. Keza Sevrî, Evzaî, el-Leys, Ahmed b. Hanbel, İshak, Ebû Sevr, Dâvud, Taberî ve bir çok ulemâ da bu görüştedir. Aynı şekilde İbn Seyyidinnas da Tİrmiri Şerhi’nde aynı görüşü savunmuş ve şunları söylemiştir: “Kanaatimce ulemâmn bu mevzuda görüşlerinin farklı olmasına sebep şu hadîs-i şerîfe farklı manâ vermelerinden ileri gelmekte­dir. “Her kılın altında cünüplük vardır. Kılları ıslatınız, deriyi ise tertemiz yıkayınız”[36] İbn Seyyiddinnas bu açıklamasıyla “sakallan hilallemenin gu­sülde farz, abdestte sünnet olduğunu söyleyen âlimler bu hadîse dayanmaktadırlar” demek istiyor. Gusülde ve abdestte sakallan hilallemenin farz olduğunu söyleyenler ise mevzumuzu teşkil eden hadiste yer alan: “İşte Rabbim bana böyle emretti” cümlesini delil getirmektedirler.[37]

Ulemânın büyük çoğunluğuna göre bu cümledeki emir müstehap ifâde eder. Ancak sakalı seyrek olanlar için farz ifâde eder.

Hanefî mezhebinin bu husustaki görüşü şöyledir: Abdest suyunu bıyık­ların ve kaşların altlarına ve yüzün çevresinden sarkmış olan kıllara eriştir­mek sünnettir. Sakalın çeneden aşağıya uzamış kısmını mesh etmek ve sık olan sakalı bir avuç su ile alt tarafından el parmaklanyla hilallemek Ebû Yû­suf’a (r.a.) göre sünnet, İmam-ı Âzam ve Muhammed’e göre ise müstehaptır. Fakat Ebû Yûsuf (r.a.)un görüşü tercih edilmiştir.

Tahtavî’nin beyanına göre bu İmam Muhammed (r.a.) de Ebû Yûsuf’un görüşündedir. Gusülde ise sık olsun seyrek olsun sakallann altını sürtmek lâzımdır. Abdestte yıka­nan sık sakallann altını hilallemek gerekmez. Müellif Ebû Davud’un el-Velid b. Zevrân’dan Haccac ve Ebû’l-Melîh’m hadîs rivayet ettiğini nakletmesin­den maksadı el-Velid hakkında tanınmayan ve itimat edilemeyen bir kişi ol­duğuna dâir söylentileri reddetmektir. Bu sözüyle Ebû Dâvûd, demek istiyor ki; “Şayet el-Velîd güvenilemeyecek bir adam olsaydı, kendisinden Haccâc ve Ebû’l-Melih gibi güvenilir kimseler hadîs nakletmezlerdi” Nitekim İbn Kayyim de Tekrib’inde bu dedikoduları reddetmiştir.

Hadisten abdest alırken sık olan sakallan hilallemenin sünnet olduğu anlaşılmaktadır.

[38] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 1/ 261-262.

Abdest alırken sesli olarak konuşmak abdesti bozar mı?

Soru Detayı:

Abdest alırken sesli olarak konuşmak abdesti bozar mı böyle bir durumda yeniden mi abdest almak gerekir?

Cevap:

Değerli kardeşimiz,

Abdest alırken gereksiz yere konuşmak, abdesti bozmaz, günah olmaz, yeniden abdest almak gerekmez, ancak abdestin adabına aykırıdır, onun sevabından mahrum kalmak demektir.

Abdestin Hz. Peygamber (asm) Efendimizin uygulamasına dayanan bazı sünnetleri vardır ki başlıcaları şunlardır:

  • Abdeste besmele ile başlamak,
  • önce elleri bileklere kadar yıkamak,
  • ağıza ve buruna su vermek (mazmaza ve istinşâk),
  • önce sağ organları yıkamak veya meshetmek,
  • organları üçer defa yıkamak, kulakları ve boynu meshetmek,
  • misvak kullanmak.

Ayrıca, niyet etmek, azaları sıraya göre yıkamak, organları ardarda yıkamak ve ovmak da Hanefîler’e göre sünnettir.

Abdestten sonra iki rekat namaz kılınması da Hz. Peygamber tarafından tavsiye edilmiştir.

Abdest alırken;

  • kıbleye dönmek,
  • suyu israf etmemek,
  • zaruret olmadıkça başkasından yardım istememek,
  • gereksiz yere konuşmamak,
  • ağıza ve buruna suyu sağ elle vererek burnu sol elle temizlemek
  • gibi hususlar abdestin adabından olup bunların aksini yapmak o adaptan mahrum kalmak demektir.

Etek tıraşı olduktan sonra gusül abdesti almak gerekir mi?

Soru: Etek tıraşı olduktan sonra gusül abdesti almak gerekir mi?

Cevap: Etek tıraşından sonra gusül abdesti almak şart değildir. Etek tıraşı olmak gusül abdesti gerektirmez.

Gusül gerektiren haller sadece meni gelmesi ve cinsel organların birbiri ile temas etmesidir. Bir de kadınların adet dönemlerinin sona ermesidir.

Tesettürle ilgili ayet ve hadisler nelerdir?

Değerli kardeşimiz,

Tesettürle ilgili ayetler:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, dışarı çıkarken üstlerine cilbablarını alsınlar. Bu, onların tanınmasını ve bundan dolayı incitilmemelerini sağlar. Allah, Gafûrdur, Rahîmdir.” (Ahzab, 33/59).

“Mümin kadınlara da şöyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Zinet yerlerini açmasınlar. Bunlardan kendiliğinden görünen kısmı müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar. Zinet yerlerini kendi kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kendi erkek kardeşlerinden, kendi kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, kendi kadınlarından, kölelerinden, erkeklik duygusu kalmayan hizmetçilerden veya henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin. Böylece korktuğunuzdan emin umduğunuza nail olasınız.” (Nûr, 24/31).

“Ay halinden kesilmiş ve evlenme için ümidi kalmamış olan yaşlı kadınlar zinet yerlerini erkeklere göstermemek şartıyla dış elbiselerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. Bununla birlikte yine de sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır.” (Nûr, 24/60).

Tesettürle ilgili hadisler:

Umeys’in kızı Esma’dan nakledildi. Dediki:

Resulüllah (s.a.v) bir gün Hz. Aişe (r.anha)’nın evine girdi. Kızkardeşi Esma yanında idi. Üzerinde vücudunun hertarafını örten ve yenleri geniş bir elbise vardı. Resulüllah (s.a.v) onu görünce kalkıp dışarı çıktı. Hz. Aişe (r.anha) kızkardeşine “buradan uzaklaş Resulüllah (s.a.v) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” dedi. Hz. Esma uzaklaştı arkasından Resulüllah (s.a.v) içeriye girdi.Hz. Aişe (r.anha) niçin kalkıp gittiğini sordu. Resulüllah (s.a.v) de elbisesinin yenini sadece parmakları görünecek şekilde ellerinin üzerine çekerek şöyle cevap verdi:

“Kızkardeşini görmedin mi? Müslüman bir kadın şurasından başkasını gösteremez.” (Mecmeu’zzevâid nr:4168)

Bu hadis-i şerif’ten Hz. Esma’nın giydiği elbisenin bedenini örttüğünü, fakat kollarında açıklık olduğunu bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) bu kıyafetinden hoşlanmadığını, ellerinin üstünün parmaklara kadarda örtünmesi gerektiğini islam alimleri anlamışlardır ve de böyle ifade etmişlerdir.

Usame b.Zeyd (r.a) nakletti. Dedi ki:

“Resulüllah (s.a.v) Dihye’tül- Kelbi’nin kendisine hediye ettiği mısır kumaşlarından sık dokunmuş bir elbiseyi bana giydirdi, ben de onu hanımıma giydirdim. Resulüllah (s.a.v) daha sonra bana sordu: ne oldu Mısırdan gelen elbiseyi giymiyorsun? Dedim ki, ey Allah’ın Resulü ben onu hanımıma giydirdim. Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki, altına pijama türünden bir şey giymesini ona emreyle. Çünkü ben o elbisenin kemiklerinin hacmini belli etmesinden korkuyorum.” (Ahmet b. Hambel)

Ibn-i Abbas (r.anhuma)’dan dediki:

“Resulüllah (s.a.v) kadınlardan erkeklere benzeyenlere, erkeklereden de kadınlara benzeyenlere lanet etti.”(Buhari nr:5751, ebu Davut nr:4098, Ahmet b.Hambel nr:3149, Nesei nr:9161)

“Ümmetimin son dönemlerinde bir takım adamlar olacaktır. Erkekler gibi eğerlerin (bineklerin) üzerine binip cami kapılarına ineceklerdir. Hanımları ise giyinik uryandır, (giyinik çıplaktır), başları üzerinde arık deve hörgücü gibisi vardır. Onalara lanet edin. Zira onlar lanet olunmuşlardır.” (Ahmet b.Hambel – müsned nr.6786, Ibn-i Hibban sahih nr:5655-7347)

Hz. Âişe’den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Resulunun huzuruna girmişti. Resulullah (s.a.s) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:

“Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çagına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.” (Ebu Davûd, Libâs, 31). “Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259).

“Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır.”(Ahmed b. Hanbel, II/187). “Diz kapağı avret yerindendir.”(Zeylai, Nasbu’r-Raye, I, 297).

Sahih-i Müslim’de Ebû Hüreyre (r.a.} tarafından bir rivayette Peygamberimiz (s.a.s), giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların Cehennemlik olduklarını, Cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler. (Müslim, Libas.-125.)

Harbın oğlu Züheyr bana anlattı: Bize Cerir Sehl’den o da babasından o da Ebu Hureyre (r.a)’den nakletti. Ebu Hureyre (r.a) dedi ki:Resulüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Ateşlik iki sınıf insan ki ben onları henüz görmedim. Yanlarında sığır kuyruğu gibi kamcılar olup insanları onlarla döven topluluk ve biri de bir takım kadınlar topluluğudur ki bunlar giyinik, çıplaktırlar. Görenleri yoldan saptıran ve kendileri de haktan sapanlardır. Başları bir tarafa sarkan deve hörgücü gibi olacaktır. Bunlar cennete giremiyecekler. Kokusu şu kadar, şu kadar yürüme mesafesinden alındığı halde, bunlar cennetin kokusunu da bulup alamıyacaklardır.” (Müslim – sahih bab: libas ve’l- zineh hadis nr.3971)

Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

“Abdurrahman’ın kızı Hafsa’nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Âişe’nin huzuruna girdi. Hz. Âişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı.” (Muvatta’, Libas:4)

Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü’minlere ikazda bulunmuştur. (Beyhakî. Sünen, 2:235)

İmam Serahsî bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, “Giyindiği halde açık” olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der: “Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helâl olmaz.” (el-Mebsût, 10:155)

“Kadın örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker.” (Tirmizî, Radâ, 18).

Hz. Âişe (R.anhâ)’dan nakledilen;

“Allah Teâlâ erginlik çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.” (İbn Mace, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160) hadisi saçları da kapsamına alır.

Hz. Âişe (r. anhâ) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır:

“Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin onlar; “Baş örtülerini yakalarının üstüne taksınlar…” (en-Nûr, 24/31) ayeti inince, etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar.”

Yine Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âîşe dedi ki:

“Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar…” ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kız, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı.” (Buharî, Tefsîru Sûre, 29/12; İbn Kesîr, Muhtasar, M. Alî, es-Sâbûnî, 7. Baskı, Beyrut 1402/1981, II/600).

Yatmadan yemek yemek sünnet mi?

Soru Detayı:

Yatmadan yemek yemek sünnette tavsiye ediliyor. Uzmanlar ise uyumadan önce yemek yemenin zararlı olduğunu söylüyorlar? Onlara ne demeliyiz?

Cevap:

Değerli kardeşimiz,

Hz. Peygamber aleyhisselatü vesselam akşam yemeğini yatsıdan önce çoğu kere yoğurt ve arpa ekmeği olmak üzere hafif yerdi.

Sünnet olan yemek, sabah akşam olmak üzere iki öğündür. Akşam yemeği ile yatsı namazı denk geldiğinde de önce yemek yemeği sonra namaz kılmayı tavsiye etmiştir.

Hz. Peygamberin akşam yemeği yediği saat yaklaşık olarak günümüz doktorlarının tavsiye ettiği vakitlere denk gelmektedir.

Mekke ve Medine’de akşam namazı zamanını hesap ettiğimizde yaklaşık olarak 19.30 civarıdır. Bu modern tıbbın tavsiye ettiği zamana uygun düşmektedir.

Hz. Peygamber akşam yemeği tavsiye etmiştir:

“Bir avuç çürük hurma ile de olsa akşam yemeği yiyin. Zira akşam yemeğinin terki ihtiyarlık sebebidir.” (Tirmizi, Et’ime 46)

Bu da yatsıdan önce olmaktadır.

Tıbben sabittir ki yetişkinlerde hücre yenilenmesi uyku esnasında oluyor. Bu yüzden uyku sırasında büyük bir enerjiye ihtiyaç var. Eğer akşam yenirse bu enerji sağlanmış olur.

Burada bahsedilen akşam yemeğidir, gece yemeği değildir.

Akşam yemeğinden kasıt gündüzün geç, gecenin erken saatleridir. Yazın ikindi ile akşam arası, kışın da akşam ile yatsı arasıdır.

Gecenin geç saatlerinde yenilen yemeğin vücuda zararlı olduğu tıbben tespit edilmiştir ve hiç bir zaman tavsiye etmeyiz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki yatmadan önce yemek yemek sünnet değildir. Sünnet olan yatsıdan önce hafif şeyler yemektir. Bunun da tıbben sağlık açısından faydalı olduğu bilinmektedir.

Maalesef yeme-içme adabı konusunda Müslümanlar, sünneti ihmal etmelerinin bedelini, muhtelif hastalıklarla ödemektedirler.

Yemek adabıyla ilgili tavsiyeler şöyledir:

  1. Acıkmadan yeme, doymadan kalk.
  2. Yediğin vakit az ye, yedikten sonra dört–beş saat kadar daha yeme.
  3. Şifa hazımdadır.
  4. Mideye, bedene en büyük eziyet, yemek üstüne yemek yemektir.
  5. En güzel diyet: Sünnete uygun bir beslenmedir.
  6. Sünnete uygun beslenen kimse, şişmanlık hastalığına duçar olmaz.

Kerahet vaktinde farz namaz kılınır mı?

Değerli kardeşimiz,

Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanefilere göre güneşin doğmasına yakın, Şafilere göre ise imsaktan biraz sonra kılmak faziletlidir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanifilere göre namaz bozulur; kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir kişi, güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra öğlen namazı girmeden kılarsa hem sünnetini hemde farzını beraber kaza eder.

İkindi namazı kerahet vaktine kadar geciktirilmişse, namaz kazaya bırakılmaz, sünneti terkedilerek sadece farzı kılınır. Hattâ güneş batmadan evvel iftitah tekbiri alınarak ikindinin farzına durulsa, namazda iken güneş batsa, bu bile sahih olur. Namaz kazaya kalmış olmaz, vaktinde edâ edilmiş sayılır. Bu ikindi namazına has bir durumdur.

Kaza namazları ne zaman ve nasıl kılınır? Sünnetler de kaza edilir mi?

Soru Detayı:

  • Önceden kılmadığım namazları şimdi nasıl kaza edebilirim?
  • Mesela, bugün vakit namazlarımı kıldım, yatsı namazından sonra mı kaza namazını kılacağım yoksa her vakit kaza namazı kılınır mı?
  • Kaza namazı kılarken nasıl niyet edeceğim; ezan ve kamet getirecek miyim?

Cevap:

Farz bir namazı vaktinde kılmaya eda, vakti geçtikten sonra kılmaya kaza,bozulan bir namazı tekrar kılmaya da iade denir.

Bir namaz ya bile bile kasden kılınmayıp kazaya bırakılır veya bir özürden dolayı kazaya kalır. Bir vakit namazı kasdî olarak kılmayıp kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Böyle bir hareketten uzak durmalıdır. Bu çeşit bir hatanın işlenmesi durumunda, bir an önce kaza edilmeli, borçtan kurtulmalıdır. Çünkü ölümün ne zaman gelip çatacağı belli olmaz. Ölüm gelip de hazırlıksız yakalarsa, âhirete borçlu olarak gidilmiş olur.

Bu şekilde kılınmayan bir namaz, her ne kadar kaza edilmekle borçtan kurtulunmuş olunsa da işlenen günah için ayrıca tövbe istiğfar edip, Allah’tan af dilemek lâzımdır. Bunun için hem kaza hem de tövbe edilmelidir.

Unutmak, uyku veya meşru bir mazeretten dolayı vaktinde kılınamayan namazlar da hatırlandığı veya meşru özür geçtikten sonra, fazla vakit geçirmeden kaza edilmelidir.

Bazı özürler vardır ki, bu hallerde kılınmayan namazlar daha sonra kaza edilmezler. Kadınların âdet ve lohusalık hali, beş vakit devam eden sar’a veya cinnet hali bu çeşit özürlerdendir. Zaten âdet gören ve lohusa olan kadının namaz kılması caiz olmayıp haramdır.

Vakti içinde kılınmayan beş vakit namazın kazası farz, vitir namazının kazası vacip, sünnetin kazası da sünnettir. Kazası sünnet olan, yalnızsabah namazının sünnetidir. Günün sabah namazı kazaya kalmış ise, öğleye kadar kılınınca farzıyla birlikte sünneti de kaza edilir; öğleden sonraya kalınca sünnet kılınmaz, sadece farz kaza edilir.

Zamanında kılınamayan bazı vakit sünnetleri de daha sonra kılınarak kaza edilir. Meselâ, cemaate yetişmek için öğle namazının ilk sünneti kılınamadığı takdirde, farzı kılıp iki rekât sünnetten sonra ayrıca kılınır. Cuma namazının ilk sünneti hutbeden önce kılınamadığı zaman, yine cumanın iki rekât farzından sonra kaza edilerek kılınır, îki rekât kılınarak yarıda bırakılan öğlenin ve cumanın ilk sünnetleri, aynen bu şekilde dört rekât olarak kaza edilir. Bu sünnetlerin dışındaki diğer vakit namazlarının sünnetleri kılınmadıkları zamanlar kaza edilmezler. Meselâ ikindi ve yatsı namazının sünnetleri farzdan önce kılınmadıkları zaman daha sonra kılınmazlar.

Kaza namazları, ne şekilde kazaya kalmış ise aynı şekilde kılınacaktır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört ve vitir üç rekat olarak kaza edilir.

Her kaza namazı için belirli bir zaman veya mekân tayin edilmez. Yani“ikindi namazının kazası ikindi vaktinde kılınır” diye bir sınır yoktur. İstediğiniz zamanda kılınabilir. Kaza namazını kılarken “ikindi namazının yatsıdan önce veya öğlenin sabahtan sonra kılınması gerekir” gibi bir şart da yoktur.

Fakat kerahet vakti dediğimiz zamanlarda kılınmamasına dikkat edilir. Bu vakitler de güneş doğduktan 45 dk sonraya, güneş batmadan 45 dk. önceye kadar ve güneş tam tepede olduğu zaman (öğle vaktinin 30 dk. öncesinden öğle namazı vakti girişine kadar) namaz kılınması hoş görülmemiştir.Bunların dışındaki bütün zamanlarda kaza namazı kılınabilir.

– Kaza namazları nasıl kılınır? 

Vaktinde kılamayıp kazaya kalan namazları altı vakti bulan veya daha çok olan bir kimse, kaza namazları arasında bir sıra gözetmediği gibi, kaza namazları ile vakit namazları arasında da bir sıra takibi yapmaz. Namaz kılmanın mekruh olduğu üç kerahet vaktinin dışında, istediği ve müsait olduğu her zaman kılabilir. Çünkü kaza namazları için belli bir vakit yoktur. Meselâ, vaktinde kılınamamış olan bir ikindi namazı yatsıdan sonra, bir yatsı namazı da öğleden sonra kılınabilir.

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından kolay olanı yapmak daha uygundur. Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: “Niyet ettim Allah rızası için, vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını” yahut “son öğle namazını kılmaya.” Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından “Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum” şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Bir vaktin namazı kaza edileceği zaman önce bir ezan okunur, sonra ikamet getirilerek kılınır. Birden fazla kaza namazı kılınacağı zaman da hepsi için bir ezan kâfi gelirken, her farz namazı için ayrı ayrı ikamet getirmek sünnettir.

Kazaya kalmış olan namazların kaç vakit olduğunu kesin olarak bilemeyen kimse, galip tahminine göre hareket eder. Sayı bakımından tam bir tahmin yapamıyorsa, üzerinde kaza namazı kalmadığı kanaatine varıncaya kadar kılar.

Aynı namazları kazaya kalmış olan kişiler, bu namazı cemaatle kılabilirler. Fakat farklı farklı namazları kılmaya kalkanlar tek bir cemaat olamazlar; ayrı ayrı kılmaları gerekir.

Kaza namazlarını, mümkünse evde kılmayı tercih etmelidir. Şayet bu namazlar mazeretsiz olarak kazaya bırakılmışsa, bir günah sayılacağından bunu teşhir etmek uygun olmaz…

Kaybolan eşyayı bulmak için okunacak dua var mı?

Değerli kardeşimiz,

KAYIP BULMAK İÇİN OKUNACAK DUA

Hz. Ömer (ra)’in oğlu Abdullah şöyle buyurmuştur:

Bir eşyasını kaybeden veya çaldıran kişi, iki rekât namaz kıldıktan sonra şöyle dua eder:

اَللَّهُمَّ رَبَّ الضّآلَّةِ وَهَادِىَ الضَّآلَّةِ رُدَّ عَلَىَّ ضآَلَّتِي بِقُدْرَتِكَ وَسُلْطاَنِكَ فَاِنَّهَا مِنْ فَضْلِكَ وَعَطَاءِكِ

“Allâhümme rabbe’d-dâlleti ve hâdiye’d-dâlleti, rudde aleyye dâlletî bi kudretike ve sultânike. Fe in-nehâ min fadlike ve atâike.”

ANLAMI:

“Ey kaybolanların Rabbi ve kaybolanları ve yolunu kaybedenleri doğru yola kılavuzlayan Allah’ım! Kudretin ve saltanatın hakkı için kaybettiğim şeyi bana iade eyle. Çünkü bu senin fazl ve keremindendir.” (Bostanu’l-Arifin; Bilal Eren, Açıklamalı Dua Hazinesi, s. 304)

Kaybolan, çalınan bir şeyi bulmak için, her gün yirmi beş kere, “Yâ câmi’annâsi li-yevmin lâ raybe fihi innallahe lâ yuhlif-ül mi’âd icma’ beyni ve beyne …” duasını okuyabilir. Buluncaya kadar okumaya devam eder. Noktaların yerinde, kaybolan şeyin ismini söylemelidir. (İbni Âbidin)

Muhyiddin İbn Arabi`nin kitabını okumak caiz midir?

Muhyiddin-i Arabî’nin kendisi mü’mindir ve imanı tamdır. Fakat bazı sözleri zahirî mânâsıyla küfrü gerektirebilir; ancak te’vile muhtaç olduğundan gerçek mânâ-sını anlamak güçtür. Bunun için kitaplarının okunmaması daha doğrudur. Çünkü bugün dahi her kitabın, her ilmin, her sahanın belli bir okuyucu kitlesi, bir uzmanı vardır. O ilimden ancak o sahada belli bir birikimi ve malûmatı olan kimseler istifade eder. Herkesin ondan faydalanması düşünülemez, zaten bu mümkün de değildir.

Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin kitaplarını da bu açıdan değerlendirmek lâzımdır. Hattâ okuyanlara zararı dokunduğu içindir ki, İbn-i Âbidin’in ifadesine göre bazı Osmanlı padişahları tarafından Muhyiddin-i Arabî’nin kitaplarının okunması yasaklanmıştır. Bu arada merhum İbni Âbidin şu fıkhî hükmü de zikreder:

“Onun Füsusu‘l-Hikem isimli kitabını yaymak, neşretmek haramdır. Çünkü bu kitap küfrü gerektiren birçok mesele ihtiva etmektedir. İslâmın nurunu söndürmek için çalışan Yahudiler tarafından bu kitaba pekçok ilaveler yapılmıştır.”

Gariptir ki, Füsusu‘l-Hikem 1950 öncesinin materyalist Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından tercüme edilerek yayınlanmıştır. Bu arada Şark Klasikleri adı altında bazı kaynaklar tercüme edilmiş, tercümeler esnasında pekçok yanlış yoruma müsait ifadeler kullanılmış, Müslüman halk bu kanalla da inanç ve yaşayış hususunda şüphe ve tereddütlere düşmüştür.