Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Kâr haddi koymak

Sual: Dinimizde belli bir kâr haddi var mıdır, satılan mallara sınırlama getirilebilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde deniyor ki:

“Enes bin Mâlik hazretleri nakleder ki, Medîne-i münevverede pahalılık oldu. Ya Resulallah! Fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz denildi. (Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız Odur. Ben, Allahü teâlâdan bereket isterim) buyurdu. Dürr-ül-muhtârdaki hadis-i şerifde; (Kâr haddi koymayınız! Fiyat koyan, Allahü teâlâdır) buyurdu. Esnafın hepsi fiyatları, fahiş olarak yani mal oluş fiyatının iki misline çıkardığı, arttırdığı, millete zarar ve zulüm hâline geldiği zaman, hükûmetin, tüccarlara danışarak uygun bir narh, kâr haddi koyması caiz olur.”

Hükûmetin koyduğu bu fiyata uymak vaciptir. Bunun gibi, adaleti, milletin haklarını, hürriyetlerini koruyan kanunlara uymak lazımdır. Bunları korumak için, hükûmete yardımcı olmalı, mal, vergi kaçakçılığı yapmamalıdır. Gayr-i müslim hükûmetlerin kanunlarına da karşı gelmemelidir.

***

Sual: Vakıf olarak yapılmış bir bina, eskimiş ve kullanılamaz duruma gelmiş ise, bu binanın malzemelerini başka yerde kullanmanın mahzuru olur mu?

Cevap: Vakıf olarak yapılan cami, bina harab olunca, işe yaramayan parçaları satılıp, kendi tamirine, tamiri mümkün değilse, yakın bulunan bir vakıf binanın tamirine, onun ihtiyacına sarf edilir. Başka bir yere sarf edilemez.

***

Sual: Bir kimsenin, dükkânında, mağazasında mallarını satarken, salevat ve benzeri tesbihleri söylemesi, dinimiz açısından uygun olur mu?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İhtiyâr kitabında deniyor ki:

“Tesbih, tahmid, tekbir, Kur’ân-ı kerim, hadis-i şerif ve fıkıh kitabı okumak sevaptır. Ahzâb suresinin 35. âyetinde mealen; (Allahı çok zikreden erkeklerin ve kadınların günahları affolur ve çok sevap verilir) buyuruldu. Tüccarın, malını müşteriye gösterirken, bunları okuması ve kelime-i tevhid, salevat okuması günahtır. Bunları, para kazanmaya alet etmek olur.”

***

Sual: Abdest alırken, yıkanacak uzuvları kaç kere yıkamalıdır?

Cevap: Abdest alırken, yıkanacak yerleri, üç kere su dökmek değil, üç kere tam yıkamak sünnettir. Üçten fazla yıkamak mekruhtur. Üçü sayarken şaşırırsa, üç yapar. Fazla oldu ise, mekruh olmaz.

* Kâr haddi koymak (Osman Ünlü Hocanın 21.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi

Sual: Bid’at sahiplerinden Allahü teâlânın marifetine kavuşanlar olabilir mi? Evliyanın feyz vermesi öldükten sonra kesilir mi?

Cevap: Hanefi mezhebinin büyük âlimlerinden seyyid Şerîf Cürcânî hazretleri, (Şerh-i mevâkıf) sonlarında ve (Şerh-ul-metâli’ hâşiyesi) baş tarafında ve (Berîka)nın ikiyüzyetmişinci sahifesinde buyurduğu gibi, Evliyanın suretleri, öldükten sonra da talebesine görünüp feyz verirler. Fakat, bunları görebilmek ve ruhlarından feyz alabilmek kolay değildir. Ehl-i sünnet itikadını ve ahkâm-ı islâmiyyeyi, kitaplardan öğrenmek ve öğrendiklerine uymak ve Evliyayı sevmek, saygılı olmak lâzımdır. (Merec-ül-bahreyn)de diyor ki: (Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bid’at sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Vilâyet nurları, bunların kalplerine girmemiştir. Amelde ve itikatta olan bid’atin zulmeti, vilâyet nurunun kalbe girmesine mâni olur. Kalp, bid’at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadı ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalp, yakîn nûru ile aydınlanamaz).

(İrşâd-üt-tâlibîn)de diyor ki, (Büyük âlim vefat edince, feyz vermesi kesilmez. Hatta artar. Fakat kalp hastalıklarına şifa olan bakışları ve sözleri devam etmediği için] bir insanın meyyit ile olan bağlılığı, diri ile olan gibi olamaz. Bunun için, (Üveysî) olmak, yani meyyitin ruhaniyetinden feyz almak az olur. Fenâ ve Bekâya yükselen dirilerin meyyit ile irtibatları, diri iken olduğu kadar değil ise de, çok olur ve bunlar meyyitten çok feyz alırlar. Fakat, diri iken daha fazla alırlar. Çünkü diriler, yanındakilerin ahkâm-ı islâmiyyeye yapışmalarını sağlar. Bütün hâlleri ve sözleri ile kalplerine tesir ederek, muhabbetin artmasına, böylece daha çok feyz almalarına sebep olurlar). Görülüyor ki, bir Mürşid aramak lâzımdır. Sâdık ve temiz bir Müslüman, Evliya diri iken de, kabirde iken de, ruhlarından feyz alır ise de, diri olan Evliya, bunun yapması lâzım olan vazifeleri söyler. Hatalarını düzeltir. Böylece, feyz alması kolaylaşır ve çok olur. Ölüler ise bir şey söyleyemez. Yol gösteremez. Kusurlarını bildiremez. Feyz alması azalır veya durur. İlham ve rüya ile meyyitten ders almak da olamaz. Çünkü, ilhamlara ve rüyalara, vehim, hayâl ve şeytan karışabilir. Karışmamış olanları da, tevilli, tabirli olabilir. Doğruları, eğrilerinden ayırt edilemez. Kazanç pek kıymetli ise de, zarar da, o derece tehlikelidir. Böyle olmakla beraber, hakiki âlim bulunmadığı zamanlarda, mürşid geçinen cahillere aldanmayıp, mevtalarına ruhlarından feyz almağa çalışmalıdır. Buna kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadında olmak ve ahkâm-ı islâmiyyeye uymak ve hakiki âlimlerin kitaplarını okumak ve okuyan ile sohbet etmek şarttır. Küçük çocuk, en çok anasını sever ve ona sığınır. Aklı başına gelince, babasına daha çok güvenir, buna sığınır ve bundan faydalanır. Mektebe veya sanata başlayınca, hocasına, ustasına sarılır. Bunlardan faydalanır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Ruhun kazançları da, bunun gibi, önce ana, baba ve âlim, sonra Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vâsıtası ile alınıyor. (Tam İlmihal s. 1052)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 1 görüntülenme

Rüşvet vermek ve almak

Sual: Bir kimse, dinini, malını, ırzını korumak veya herhangi bir kimseyi zalimlerin zulmünden kurtarmak için rüşvet verebilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidîn’de buyuruluyor ki:

“Rüşvet olarak istenip alınan mal, insanın mülkü olmaz. Veren, geri isteyebilir. İstemeden verdi ise, geri isteyemez. Fakat alanın bunu geri vermesi vacip olur. Bir alime, kendine şefaat etmesi veya zulümden kurtarması için, önceden verilen şey rüşvet olur. Fakat sonra verilen hediyesini alması caiz olur. Önceden istemesi haramdır. Önceden verilen hediyeyi almanın, hocanın talebesinden hediye alması caiz denildi. Dinine, malına, canına zarar gelmesinden korkan kimsenin rüşvet vermesi caizdir. Dinini, malını ve canını, zalimlerin zulmünden korumak için ve hakkını kurtarmak için bir şey vermek rüşvet olmaz. Alana günah olur.”

Farzları yapabilmek ve haramlardan kurtulabilmek için verilen mal da rüşvet olmaz. Bunları almak günah olur. Yine İbni Âbidîn’de rüşvet almanın haram olduğu anlatılırken, rüşveti dörde ayırmaktadır. Müftü, hakim, vali olmak için rüşvet vermek ve birinin, haklı dahi olsa, memura, hakime rüşvet vermesi ve bunların almaları haramdır. Çünkü zaten vacip olan şeyi yapmak için bir şey almak caiz değildir. Bu işleri yaptıktan sonra, istemeden verilen hediye, rüşvet olmaz. Memurların zulmünden kurtulmak veya hakkını almak, malını, canını, dinini, ırzını korumak için memura veya aracıya vermek caizdir. Bunların alması ise haramdır. Zulüm yapılması için vermek ve almak da haramdır.

***

Sual: Herhangi bir kimsenin verdiği hediyeyi almanın, kabul etmenin hükmü nedir?

Cevap: Bir kimse, kendi malından hediye verse, istenmeden verilen bu hediyeyi almak, kabul etmek sünnettir. Mektûbât-ı Ma’sûmiyyede deniyor ki:

“Peygamber efendimiz hazret-i Ömer’e hediye gönderdi. Kabul etmedi. Geri göndermesinin sebebini sordu. (İnsan için hayırlı olan, kimseden birşey almamaktır) buyurdunuz deyince, (İsteyip de almak için demiştim. İstemeden verilen şey, Allahü teâlânın gönderdiği rızkdır. Onu alınız!) buyurdu. Hazret-i Ömer de; “Allahü teâlâya yemin ederim ki, kimseden bir şey istemeyeceğim ve istemeden verileni alacağım” dedi.”

Hediye almanın, tevekküle mani olmadığı, Makâmât-ı Mazheriyye’de yazılıdır.

* Rüşvet vermek ve almak (Osman Ünlü Hocanın 19.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 2 görüntülenme

Peygamber efendimiz ümmi idi

Sual: Hintli Hamidullah gibi bazı ilahiyatçılar da, Peygamber efendimizin ümmi olmadığını söylüyorlar. Bu doğru mudur?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Kısas-ı Enbiyâda deniyor ki:

“Resulullah efendimiz ümmi idi. Yani kimseden bir şey öğrenmemişti. Yazı yazmazdı, okumazdı. Ümmi olan insanların arasında yetişti. Mekke’de, geçmiş insanların hallerini bilen bir alim yoktu. Başka yerlere giderek kimseden bir şey öğrenmemişti. Böyle iken, Tevrat’ta, İncil’de ve başka ilahi kitaplarda bulunan bilgileri ve eski insanların hallerini haber verdi. O zamanlarda tarih bilgileri, karışmış, bozulmuş, doğrusunu eğrisinden ayırabilen pek az kimse vardı. Her dinden adamlara cevaplar verip, hepsini susturdu. Bu başarıları, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğunu göstermektedir. Zamanındaki edebiyatçılara, şairlere meydan okuduğu halde, hiçbiri onun getirdiği Kur’ân-ı kerim gibi, bir satır bile söyliyemediler. Halbuki Mekkeliler, şiir okumaya, nutuk söylemeye meraklı olup, bu yolda çok çalışırlar ve yarışırlardı. Düzgün konuşmakla övünürlerdi. Kur’ân-ı kerim, bütün şairlere galip geldi. Kur’ân-ı kerime karşı koyamadılar. Şaşkınlıklarından, kılıca sarılıp, dövüşmeyi, ölmeyi göze aldılar. Ebû Zer hazretlerinin kardeşi Üneys, o zamanlar ünlü bir şair idi. Kur’ân-ı kerimi işitir işitmez, Allah kelamı olduğunu anlayıp, hemen Müslüman oldu.” Ankebût suresinin 48. ayetinde mealen;

(Sen bu Kur’ân gelmeden önce, bir kitap okumazdın. Yazı yazmazdın. Okur yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi) buyurulmaktadır.

Nübüvetten önce, Peygamber efendimizin bir kervanla, Şam’a olan son yolculuğunda, kervan başkanı olan Meysere, hazret-i Hatice’ye müjdeci olarak Resulullah efendimizi göndereceği zaman, kervanda bulunan Ebu Cehil’in;

“Muhammed daha gençtir. Bir yere yolculuk yapmamıştır. Yolu şaşırır. Başkasını gönder” demesi de, Hamidullah’ın yanlış ve sapık düşündüğünü göstermektedir. Çeşitli yerlere gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini ıslaha kalkıştı demek, bir Müslümanın yapacağı şey değildir.

Allahü teâlânın ve İslâm alimlerinin bu şahitlikleri karşısında, imanı ve aklı olan herkes, Hamidullah ve benzerleri hakkında kesin hükmünü vermekte güçlük çekmez.

* Peygamber efendimiz ümmi idi (Osman Ünlü Hocanın 18.01.2020 tarihli yazısı)


Peygamber efendimize dil uzatanlar

Sual: Hintli Hamidullah ve onun yolunda olanlar, Peygamber efendimizin, çeşitli yerlere seyahat ederek bu bilgileri öğrendiğini söyledikleri doğru mudur?

Cevap: Hintli Hamidullah, Fransa’da İslâm bilgileri profesörü etiketini aldığı için, İslâm alimi sanılmaktadır. İslâm Peygamberi kitabında, Peygamber efendimiz için;

“Onu gene tüccar sıfatı ile Yemende, Bahreyn ve Umman’da görüyoruz. Belki de deniz yolu ile, Habeşistan’a gittiği dahi hatıra gelebilir. Bütün bu seyahatler, onun Bizans, Acem, Yemen ve Habeşistan’ın ticari, idari gelenek ve kanunlarını öğrenmesine yol açtı. Olgunluk yaşında, kırkında bu tecrübeli adam, kavmini ıslaha teşebbüs etti” demektedir. Halbuki, İslâm tarihleri, sözbirliği ile diyorlar ki:

“Resulullah efendimiz, üç gün validesi, sonra Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe birkaç gün emzirdi, daha sonra, iki sene Halime hatun emzirdi. Altı yaşında iken, validesi Âmine hatun, oğlunu Medine’ye dayılarını görmeye götürdü. Bir ay kalıp, dönüşte, Ebvâ denilen yerde vefat etti. Hizmetçileri Ümm-i Eymen ile Mekke’ye gelip, dedesi Abdülmuttalib’in yanında kaldı. Sekiz yaşına gelince, dedesi vefat edip, amcası Ebû Talibin yanında kaldı.

Dokuz veya oniki yaşında iken Ebû Talib, yirmi yaşında hazret-i Ebû Bekir ve yirmibeş yaşında iken, hazret-i Hatice’nin kervanı ile Şama gidenler arasında bulundu. Bu yolculukların üçünde de, Busrâ denilen yere varıldıkta, orada bulunan kilisenin papazları, Bahîra ve sonra Nestûra, İncil’de okudukları son Peygamberin alametlerini kendisinde görerek;

“Şama gitmeyiniz! Şam’da Yahudîler bu çocuğu tanır, öldürür” dediler. Bunlar da, ticaretlerini orada yapıp geriye döndüler.

Ondört veyâ onyedi yaşında iken, Yemene giden amcası Zübeyr, ticareti bereketli olması için, Resulullah efendimizi de beraber götürdü. Bahreyn’e gittiğini bildiren güvenilir haber olmadığı gibi, Habeşistan’a seyahat ettiğini de, Peygamberliğine inanmayanlardan başka, kimse düşünmüş değildir. Diğer seyahatlere de, kendisi ile bereketlenmek için götürülmüştü.”

Bizans’a, Acem’e, Habeş’e ve Yemen’e gidip, oralarda öğrendiklerini ortaya koyarak, kavmini ıslaha kalkıştı demek ve Resulullah efendimiz için tecrübeli adam diyerek edepsizce davranmak, bir Müslümanın yapacağı şey değildir.

* Peygamber efendimize dil uzatanlar (Osman Ünlü Hocanın 20.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Fıkıh âlimleri yedi tabakadır

Sual: Müctehidlerin, fıkıh âlimlerinin hepsi aynı derecede midir yoksa bunların da kendi aralarında dereceleri var mıdır?

Cevap: Fıkıh âlimleri yedi tabakadır. Kemal Paşazâde Ahmed bin Süleyman Efendi, Vakfunniyyât kitâbında bu yedi dereceyi şöyle anlatıyor:

1-İslamiyette mutlak müctehid olan âlimlerdir. Bunlar Edille-i erbe’adan, dört kaynaktan hüküm çıkarmak için, usul ve kaideler koymuşlar ve koydukları esaslara göre, ahkam, hüküm çıkarmışlardır. Dört mezheb imamı bunlardandır.

2-Mezhebde müctehidlerdir. Bunlar, mezheb imamının koyduğu kaidelere uyarak, dört delilden ahkam, hüküm çıkaran İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve benzerleridir.

3-Meselelerde müctehid olanlardır. Bunlar, mezheb imamının bildirmediği meseleler için, mezhebin usul ve kaidelerine göre ahkam, hüküm çıkarırlarsa da, mezheb imamına uygun çıkarmaları şarttır. Tahâvî, Hassâf Ahmed bin Ömer, Abdullah bin Hüseyin Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî, Şemsül-eimme Serahsî, Fahrül islâm Alî bin Muhammed Pezdevî, Kâdîhân Hasen bin Mensûr Fergânî ve benzerleri gibi.

4-Eshab-ı tahric, ictihad derecesinde olmayıp, müctehidlerin çıkardığı, kısa, kapalı bir hükmü açıklayan âlimlerdir. Ahmed bin Alî bin Ebî Bekr Râzî bunlardandır.

5-Erbab-ı tercih, müctehidlerden gelen birkaç rivayet arasından birini tercih ederler. Ebülhasen Kudûrî, Hidâye sahibi Burhâneddîn Alî Mergınânî gibi.

6-Mukallitler olup, bir mesele hakkında gelen çeşitli haberleri, kuvvetlerine göre sıralayıp yazmışlardır. Kitaplarında reddedilen rivayetler yoktur. Kenz-üd-dekâık sahibi Ebülberekât Abdullah bin Ahmed Nesefî ve Muhtâr sahibi Abdullah bin Mahmut Mûsulî, Vikâye sahibi Burhânüşşerî’a Mahmûd bin Sadrüşşerî’a Ubeydüllah ve Mecma’ul-bahreyn sahibi İbnüssâ’âtî Ahmed bin Alî Bağdâdî bunlardandır.

7-Zayıf haberleri, kuvvetlilerinden ayıramayan mukallitlerdir. Bunlar okuduklarını iyi anladıkları ve anlamayan mukallitlere açıkladıkları için, fıkıh âlimlerinden sayılmışlardır.

***

Sual: Yemesi, içmesi helal olan şeyleri, insan istediği kadar yiyip içebilir mi yoksa bir sınırı var mıdır?

Cevap: Yemesi haram olmayan şeyleri, doyuncaya kadar yemek, içmek mubahtır. Doyduktan sonra yemek, içmek ise, haramdır. Haramdan kaçınmak, farzı yapmaktan da çok sevaptır.

* Fıkh âlimleri yedi tabakadır (Osman Ünlü Hocanın 16.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 1 görüntülenme

Kur’ân-ı kerimin yazılıp, toplanması

Sual: Ayet-i kerimeler, Peygamber efendimiz zamanında bir kitap haline gelmiş mi idi yoksa vefatlarından sonra mı kitap haline getirildi?

Cevap: Cebrâil aleyhisselam, Peygamber efendimize her sene bir kere gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerimdeki ayetleri, Levh-il-mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamber  efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Resulullah efendimiz ahirete teşrif edeceği sene, Cebâil aleyhisselam iki kere gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselam ve Eshab-ı kiramdan çoğu, Kur’ân-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Eshab-ı kiramdan  bazıları da, bazı kısımları ezberlemiş, bir çok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselam, ahirete teşrif ettiği sene, halife hazret-i Ebu Bekir, ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kur’ân-ı kerimi, kağıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahabi  bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sureler belli değildi. Üçüncü halife hazret-i Osman, hicretin 25. senesinde, sureleri birbirinden ayırdı. Yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Mısır, Kufe, Yemen, Mekke ve Medine’ye verdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

***

Sual: Kur’an-ı kerimdeki sure ve ayetlerin sayılarında farklılık var mıdır?

Cevap: Kur’ân-ı kerimde 114 sure ve 6236 ayet vardır. Ayetlerin sayısının 6236 dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir ayetin, birkaç küçük ayet sayılmasından veya birkaç kısa ayetin, bir büyük ayet, yahut surelerin evvelindeki Besmelelerin bir veya ayrı ayrı ayet sayılmasından ileri gelmiştir. Bu hususta Bostân-ül-ârifînde geniş bilgi vardır.

***

Sual: Peygamberlerin de kendi aralarında üstünleri var mıdır varsa bunlar hangi peygamberlerdir?

Cevap: Muhammed aleyhisselam Habibullahtır, İbrahim aleyhisselam Halilullahtır, Musa aleyhisselam Kelimullahtır, İsa aleyhisselam Ruhullahtır, Adem aleyhisselam Safiyyullahtır ve Nuh aleyhisselam Neciyyullahtır. Bu altısı, diğer Peygamberlerden daha üstündür, bunlara Ülül’azm denir. Hepsinin üstünü, Muhammed aleyhisselamdır.

* Kur’ân-ı kerimin yazılıp, toplanması (Osman Ünlü Hocanın 15.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

İnsanlardan utanarak günahı terketmek

Sual: Günah işlemeyi, insanların ayıplamalarından korkulduğu için mi yoksa Allah için mi terketmelidir?

Cevap: Günah işleyecek kimsenin, bu günahtan vazgeçmesi, ya Allahü teâlâdan korktuğu veya insanlardan haya ettiği, utandığı yahut da başkalarının yapmasına sebep olmamak için olur. Allahü teâlâdan korkarak terk etmenin alameti, o günahı gizli olarak da işlememektir. İnsanlardan haya etmek, utanmak, onların kötülemelerinden korkmak demektir. Başkalarının günah işlemelerine sebep olmak, yalnız yapmaktan daha çok günahtır. Başkalarının bu günahı işlemelerinin günahları da, kıyamete kadar bunlara sebep olana yazılır. Bir hadis-i şerifde;

(İnsan günahını dünyada gizlerse, Allahü teâlâ da, kıyamet günü, bu günahı kullarından saklar) buyuruldu.

Herkese vera sahibi olduğunu bildirmek için, günahını saklamak ve gizli olarak devam etmek, riya olur.

***

Sual: Başkaları günah işlemesin diye, onların hatırı için, sünnetleri, müstehapları terketmek uygun olur mu?

Cevap: Başkalarının günaha girmemeleri için, bir kimsenin mubahları terk etmesi iyi olur. Fakat sünnetleri, hatta müstehapları terk etmesi caiz olmaz. Mesela gıybet yapmamaları için, misvak kullanmayı terk etmek iyi olmaz.

***

Sual: Bir kimsenin, yaptığı ibadetleri başkalarına göstermekten veya onların duymasından haya etmesi, utanması doğru bir şey midir?

Cevap: İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek, utanmak caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten, ilmihal kitabı yazmaktan, satmaktan,  imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kur’ân-ı kerim okumaktan haya etmek caiz değildir.

(Haya imandandır) hadis-i şerifindeki haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allahü teâlâdan haya etmesi lazımdır. Bunun için, ibadetlerini ihlas ile yapmalıdır.

***

Sual: Yolda yürürken, ayağımız, giydiğimiz mestten biraz çıksa, abdest bozulmuş olur mu?

Cevap: Ayağın topuğu, mestin topuğundan çıkınca, mest ayaktan çıktı sayılır. Fakat ekseri kitaplar, ayağın yarıdan fazlası, mestin topuk kemikleri hizasından yukarı çıkmadıkça, ayaktan çıktı sayılmaz diyor. Buna göre, mest geniş olup, yürürken, topuğu mestten çıkıp, giren kimsenin meshi caiz olur. Yürürken abdesti bozulmaz.

* İnsanlardan utanarak günahı terketmek (Osman Ünlü Hocanın 13.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 5 görüntülenme

Menfaat için iyilik yapmak

Sual: Herhangi bir kimseye, onun kendisini övmesi veya ondan bir şeyler elde etmek niyeti ile iyilik yapmanın dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Başkalarının sevgisine ve övmelerine kavuşmak için, dünyâ işleri ile, onlara iyilik yapmak, riya olur. İbadet ile olan riya bundan daha fenadır. Allahü teâlânın rızasını hiç düşünmeden yapılan riya, hepsinden daha fenadır. İbadet yaparak Allahü teâlâdan dünya menfaatlerini istemek, riya olmaz. Yağmur duasına çıkmak, istihare yapmak, böyledir. Sıkıntıdan, hastalıktan ve fakirlikten kurtulmak için âyet-i kerimeler okumak da, böyledir denildi. Bunlarda hem ibadet, hem de menfaat niyetleri bulunmaktadır. Ticaret maksadı ile hacca gitmek de böyledir. İbadet niyeti hiç bulunmazsa riya olurlar. İbadet niyeti çok olursa, sevap hasıl olur. İbadetlerini başkalarına göstermek, onlara öğretmek ve teşvik etmek niyeti ile olursa, yine riya olmaz ve çok sevap olur. Ramazan orucunu tutmakta riya olmaz. Allahü teâlânın rızası için namaza başlayıp, sonradan hasıl olan riyanın zararı olmaz. Riya ile yapılan farzlar sahih olur, ibadet borcu ödenmiş olur ise de, sevabı olmaz. Et ihtiyacını karşılamak niyeti ile kurban kesmek caiz olmaz. Allahü teâlâ için ve bir insan için birlikte niyet ederek kurban kesmek caiz değildir. Allahü teâlânın rızası için olmayıp, yalnız hacdan, gazadan gelen ve gelen emiri, reisi karşılamak için kesilen hayvan leş olur, yemesi haram olur. Allahü teâlânın rızası için namaza durup, namazı bitirinceye kadar hep dünya işlerini düşünürse, namazı sahih olur. Şöhrete sebep olacak şekilde giyinmek de riya olur.

***

Sual: Yapılan bütün ibadetlerin, iyiliklerin sevabı, diri veya ölü herkese hediye edilebilir mi?

Cevap: Yapılan ibadetin sevabını, ölü veya diri başkasına hediye etmek caizdir. Hac, namaz, oruç, sadaka, Kur’ân-ı kerim, mevlid okumak, zikir ve dua okumanın sevaplarını başkasına hediye etmek, Hanefî mezhebinde caizdir. Mâliki ve şâfii mezheplerinde, sadaka, zekat ve hac gibi mal ile yapılan ibadetlerin sevabını hediye etmek caiz olup, namaz, oruç ve Kur’ân-ı kerim okumak gibi beden ile yapılanları caiz değildir. Hanefî olan, sevabını hediye eder. Mâliki ve Şâfii ise, meyyitin affı için dua eder.

* Menfaat için iyilik yapmak (Osman Ünlü Hocanın 12.01.2020 tarihli yazısı)

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Miraç’tan önce nasıl ibadet yapılıyordu?

Soru: Miraç’tan önce nasıl namaz kılınır ya da ibadet nasıl edilirdi?

Cevap
: Namaz, hicretten yaklaşık bir buçuk yıl önce Mi’rac yani İsrâ gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik tarafından rivâyet edildiğine göre özet olarak şu şekildedir:

“Hz. Peygamber Efendimizden aktarılanlara göre İsrâ gecesi en başta namaz elli vakit olacak şekilde farz kılındı. Sonra bu sayı azaltıldı ve günde beş vakte kadar düşürüldü. Ardından şöyle seslenildi: ‘Ey Muhammed, şüphesiz tarafımız nezdimizdeki söz hiçbir değişikliğe uğramaz. Senin için farz olan bu beş vakit namaz, elli vakit namaz karşılığıdır.’

Beş vakit namaz Müslümanlara farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber Efendimizin ibadet şekli Cenâb-ı Hakk’ın tarafından yaratılanları düşünmek ve Allah’ın yüceliğini tefekkür etmek biçimindeydi.

Diğer yandan ilk inen emirlerden de biri “namaz” ile alakalıydı. Mukatil bin Süleyman der ki: Allah, İslâm’ın ilk zamanlarında, namazı sabah iki rekât ve akşam iki rekât olacak şekilde indirdi. “Rabbini şükür ile sabah akşam tenzih et.”ayeti bunun delilidir.

İbn Hacer anlatır ki: “Efendimiz ve ashabının Miraç’tan önce namaz ibadetini yerine getirdiği kesindir. Ancak beş vakit namazdan daha önce başka bir sayıda namazın farz kılınıp kılınmadığında ihtilaf meselesidir. Güneş doğmadan ve henüz güneş batmadan önce kılınıyor olan namaz vardı denilir.

İbn Hişam aktarıyor: Efendimiz ve ashabı namaz zamanı geldiğinde dağ yollarına doğru gider, namazlarını tamamen halktan gizli şekilde kılarlardı. Bir defasında Ebu Talib, Resûlullah ile oğlu Hz. Ali’yi namaz kılarken görmüş, bu konuda onlara, durum net biçimde ortaya çıkıncaya dek sebat etmelerini tavsiye etmiştir.

Müderris Tahirü’l-Mevlevi şöyle aktarıyor, risaletin ilk zamanı Cebrail aleyhisselâm’ın, Hz. Peygamber’e imam olacak şekilde Beyt-i Mükerrem civarında sabah namazını kendi kıldırdı. Peygamber efendimiz,  aynı günün akşamında namazını Hatice annemiz ile beraber kılmış ertesi gün bu cemaate Hz. Ali de eklenmiştir. Bu demek oluyor ki; Tevhid’in hakikatini Müslümanlığa ve dolayısı ile insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilen Peygamber efendimizin ilk icraatı namaz olmuştur.

Kategoriler
Din ve İnançlar
🔥 0 görüntülenme

Tefsirde yanlış ve uydurma hadisler hususu

Soru: Tefsirlerde uydurma rivayetler ya da hadisler bulunur mu?

Cevap: Uydurma bazı şeylerin Hadis-i şerif olarak anılmasında ilk dönemdeki siyasi ve mezhebi ayrılıklar özellikle Şia ve Havâric gibi bir takım grupların ortaya çıkmasından sebep taassup ve bid’atlar çok yüksek ölçüde etkili olmuştur. Bu husus Şia’dan kısmından olanların İbn Abbas’a isnatla çokça hadis uydurmaları nedeniyle, imam eş-Şâfi’inin “İbn Abbas’dan bizim tarafımıza tefsire ait yüz civarı hadisten başka hiç bir şey gelmemiştir” demesi, İbn Abbas’a atfedilen çoğu tefsir rivayetinin sıhhatinin şüphe ile karşılandığını belirtir niteliktedir.

Rivayet tefsirlerinin zayıf noktalarından bir tanesi de, bu tefsirlere israiliyata ait olan bazı uydurma hikâyelerin karıştırılmış olmasıdır. Tevrat ve İncil, asılları gereği ilâhi olmaları, pek çok hükümlerde Kur’an-ı Kerim ile de uygunluk arzetmeleri ve Allah-u Teâla’nın bazı konularda Ehl-i Kitaba özel olan hitabı gibi gerçekler, Sahabenin genel anlamda meylini, Ehl-i Kitaba yönlendiren âmillerden olmuştur. 


Tefsirlerde kimi uydurma rivayetlere yer açılmasından kaynaklı diğer bir sorun da “zayıf ve uydurma hadisler sayesinde amel etmek caiz olur” sözünün öne sürülmesidir. Buna bir örnek vermek gerekirse bu konuda İsmail Hakkı Bursevi’nin Ruhu’l-beyân isimli eserinde nakledilen hadislerin çok önemli bir kısmı sahih olmanın yanında zayıf ve uydurma olarak kabul edilen rivayetlere de sıklıkla rastlanmaktadır. Bu tarafıyla eser özellikle el-Kevserî ve Abdülfettâh Ebû Gudde gibi büyük hadis âlimlerince şiddetli şekilde eleştirilmiştir. Bunun gibi başka bir rahatsızlık veren durum da; bir kısım kitaplarda “Kime Allah’tan bir amelin fazileti ile ilgili haber ulaşır, o da kendisine ulaşan bu fazilet ile amel ederse, bu fazileti ona ileten kişi yalancı dahi olsa Allah ona o amelin sevabını verecektir” nakledilişidir.

Tüm bunlara karşılık tefsirlerde bulunan bütün haberlerin uydurma olduğu tabii ki ileri sürülemez. Bu nedenle hadis usulü kriterleri tümü çalıştırılarak uydurma olan bütün haberlere tam manası ile dikkat çekilmeli ve tüm haberlere uydurma gözüyle kesinlikle bakılmamalıdır.