Kategoriler
Araştırmalar Dergi Devlet ve Politika Genel

Köle toplumların inşası

Ey Rab! Onlara sen mi söyledin… Ömer’e her türlü zulmü reva görün diye?

Derler ki; kaynayan suya bir kurbağa bıraktığınız zaman, kurbağa sıcaklığın etkisi ile anında sıçrayıp kaçacaktır. Fakat, kurbağayı suya, su henüz ısınmamışken bırakırsanız ve suyu yavaş yavaş ısıtırsanız işte o zaman iş bambaşka olacak, kurbağa kaçmaya fırsat bulamadan haşlanıp ölecektir. Bu “kaynayan kurbağa sendromu” olarak adlandırılan ve alışmanın sonucunu gösteren önemli bir tespittir.

Kölelik olgusu ile alışkanlıklar arasında güçlü bir bağ vardır. Yukarıdaki örneği size bu yüzden verdim. Köleliğin normal kabul edildiği devirlerde kavimler birbirleri ile savaşarak elde ettikleri esirleri köle olarak kullanıyor ya da köle olarak kullanacakları insanları para ile satın alıyorlardı. Peki 21. yüzyılda kölelik nasıl bir anlam kazandı?

Kölelik, kavramsal olarak bir insanın sahip olması gereken hürriyet hakkından yoksun bırakılarak bir başkasının malı sayılması durumu olarak ifade edilmektedir. “Eski Yunanlıların doulos Romalıların ise servus olarak adlandırdıkları köleler, tüm antik devir boyunca özgür insan gücünün yanında vazgeçilmez bir unsur olarak yer almışlardır.”

Köle toplumların inşasında dört yöntem kullanılır:

  1. Oyalama
  2. Ekonomi
  3. Savaş
  4. Din

1- Oyalama

Ne kadar şanslıyız (!) Steve Jobs ve Bill Gates gibi dünyaca tanınan ve idol olarak görülen insanların rastgele bir talihin eseri olacak ve başarılarının asıl kaynağı sayılabilecek şeye yani Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum yılını öğrenmelerinden bahsediyorum ki, onlar bunu öğrendikten sonra kariyerlerinde hızlı bir şekilde yükselmişlerdir. Bunun aksini kim iddia edebilir. İddia eden olursa da kesin vatan hainidir. İşte bizim çocuklarımız aynı talihsizliğe uğramıyor. Atatürk’ün doğum yılını geç yaşta değil, okuma yazma öğrendikleri anda öğretmenlerimiz tarafından bu genç beyinlere nakşediliyor. Çocuklarımız sadece bu eşsiz bilgiye sahip olmakla kalmıyor aynı zamanda anne, babasının isimlerini de öğreniyorlar. Bu yüzdendir ki her yıl binlerce gencimiz, bilim ve teknik konularında adlarını dünyaya duyuracak çalışmalara imza atıyorlar. Bu önemli bilgiye sahip gençlerimizin kurduğu dünya devi şirketlerimiz sayesinde devletimiz bir refah devletine dönüştü. Sevgili ülkemiz her yıl binlerce beyin göçü alıyor. Sizde anlamışsınızdır bu bilginin ne kadar önemli olduğunu ve stratejik bir önem arz ettiğini. Atatürk’ün doğum yılı ne kadar erken yaşta öğrenilirse ve buna doğum yeri de ilave edilirse tesiri daha da artmakta. Bilim adamlarımızın yaptığı çalışmalar bu teoriyi doğruluyor. Kısa bir araştırma ile bu konudaki çeşitli akademik makalelere ulaşabilirsiniz.

Başarımızın ana kaynaklarından biride gençlerimize eski dildeki bazı terimleri öğretmektir. Hayatlarının birçok anında bu terimlere ihtiyaç duyacakları için (mesela bulmaca çözerken) eğitimcilerimiz tarafından eski dilin yenisi ile değiştirilip daha sonra hem tarih hem edebiyat alanında eski dile ait terimlerin gençlere öğretilmesi tam bir dahilik örneğidir. Bu teknik sayesinde araçlarımız daha az yakıt ile daha uzun mesafeler gidebilmekte, topraklarımızın verimi iki katına çıkmaktadır.

Alnı terlemişti… Adam gökyüzünü görmek istedi. Gökyüzü onun için özgürlük ile eş anlamlıydı. Başını hafifçe kaldırsa görebilirdi. Başını hareket ettirmesine görünürde bir engelde bulunmuyordu. Sadece elindekiler ile biraz meşguldü. Bu yüzdendir ki gökyüzü onun için bir hâyâldi. Özgürlükte öyle.

Ben yazdım – Ömer Moğultay

Bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak gerekir mi?

Bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak gerekir mi? Yoksa bu tehlikeli bir düşünce midir?

Henüz çocukluk dönemlerimdi. Ortaokula giderken, Türkçe öğretmeni deftere bir şeyler yazdırıyordu. Benim yazmadığımı fark etti. Ben o sırada geçen yıldan kalan henüz bitmemiş defterimi kullanıyordum. Yazmadığımı fark edince “Ömer, sen neden yazmıyorsun?” dedi. Bende aynı konuyu geçen senede yazdığımızı, defterimde bulunduğunu söyledim. Bana “olsun, sen gene de yaz” dedi. O günden sonra öğretmenlere bakış açım değişti. Oyalandığımı hissettiğim ilk andı. İnsanlara karşı olan güvenim (zaten pamuk ipliğine bağlı olan) sarsıldı. Belirsiz bir gücün beni kuşattığını, boğma derecesinde sıktığını hissettim. Ben özgür değildim…

Öğretmenleri izlemeye başladım. Onlar mutluydular. İşlerini yapıyor ve maaşlarını alıyorlardı. Her şeyin de farkındalardı. Öğrettikleri bilgiler hayatımızın neredeyse hiçbir evresinde işimize yaramayacaktı. Bu bilgileri öğretmeleri karşılığında vergi veriyor, her yıl okula aidat ödüyorduk. Öğretmenimiz oldukları için de onlara saygı duymalıydık. Nefret içimi kapladı, herkese ve her şeye karşı, bitip tükenmez bir nefret. Açıkçası, ben bugün şunu hiç çekinmeden ifade edebilirim ki çöpçülük yapanlara duyduğum saygı öğretmenlere duyduğum saygıdan daha fazladır. Hatta kağıt toplayanlara bile daha fazla saygı duyuyorum. Evet, elleri yüzleri kir içinde olabilir ama yürekleri temiz, elbiseleri yeni olmayabilir ama bazıları gibi çocukların zihinlerini gereksiz bilgilerle doldurup bir milletin geleceğini mahvetmiyorlar.

Biz eğitime doğru şartlar altında yapıldığı takdirde karşı değiliz. Ama bir devlet ki yönetenleri halkı sömürmekten başka bir iş yapmıyor o zaman eğitimde zararlı olmaya başlıyor. Devlet bu yüzdendir ki eğitimi zorunlu tutuyor. Çünkü eğitimli bireyler daha kolay yönetiliyorlar ve daha az cüretkar oluyorlar. Nedenine gelecek olursak, adam veya kadın yaklaşık 16 yılını bir iş için harcarsa ve iyi kötü belli bir makam elde ederse hangi güç veya ideal onu yanlıştan çevirebilir, doğru olanı yapmaya yöneltebilir. İşte çürümüş toplumların çürük meyveleri.

İnsan bir kimseyi neden sever? Köle efendisini sevebilir mi?

İnsanların başkalarını sevme nedeni genelde onlardan gördükleri iyiliktir. İnsan çok az kimseye karşı nedensiz sevgi besler. Üstad derdi ki seven sevdiği gibi olur. Yani bir kimseyi severseniz ona benzemeye başlarsınız. Konu nereye varacak bilmiyorum. En iyisi burada keselim.

Benim sesim yaşama isteğimin dışa vurumudur. Ah, bir haykırabilsem!

Bir anı…

Askerliğimi yanlış hatırlamıyorsam 2010 senesinde yaptım. Orada bir şey fark ettim. Bizi gündüzleri gerekli, gereksiz yorabildikleri kadar yoruyorlardı. Böylece bütün gün canı çıkan acemi askerler hiç bir olay çıkarmadan bütün gece mışıl mışıl uyuyordu. Günümüzün modern köleliği buna benzetilebilir. Neden insanlar uzun ve zorlu bir eğitime tabii tutuluyor. Başlarını kaldırma fırsatı bile tanınmıyor. Aileler çocuklarını güç bela okutuyor. Ailesinin çektiği zorlukları gören gençler onların yüzünü kara çıkarmamak ve kendi geleceklerini garantiye almak için gece gündüz ders çalışıyorlar. Ve onların çocukları ve çocuklarının çocukları. Süreç aynı şekilde işliyor.

Asla anlamadım. Bir insan ömrü boyunca çalışır da, nasıl olur bir ev sahibi bile olamaz?

Kolluk kuvvetleri ve Devlet erki

Bir polis memuru genel evin güvenliğinden sorumluymuş diyelim. Diyelim diyorum ama bu yaşanmış bir olay. Fakat genel ev güvenliğinden sorumlu olduğunu ailesinden hiç bir kimseye söyleyememiş. Bende güvenlik görevlisi sertifikamı aldığım zaman çok iş aradım. Sonunda buldum. Artık genel evlerin güvenliğinden polisler değil güvenlik görevlileri sorumluymuş. İlk başta bu işi kabul ettimse de sonra vazgeçtim. Çünkü içime sinmedi.

Zamanında bankaların her önüne gelene kredi kartı dağıttığı zamanlar insanlar borçlarını ödeyemez duruma düştüklerinde faiz üstüne faiz biniyor. Bunun tahsilini de yıllarca o vatandaşın vergisinden maaş verilen polis memurları aracılığı ile zor kullanarak alıyorlardı. Bu ülke %99 müslüman bir ülke deniyor. Fakat o polis memurlarından kaç tanesi faiz ile bir aile perişan vaziyete düşerken, o mallara el koymak konusunda görevlilere yardımcı olamam dedi. Polis memurları bir çatışmada öldüklerinden şehit sayılıyorlar. Burada da iş garip bir hal alıyor. Hani din ve devlet işleri ayrıydı. Polis görev başında ölünce onu şehit sayan İslam dinidir. Eğer din ve devlet işleri ayrıysa hiç bir kimsenin şehit sayılmaması gerekir. En azından bu devlette.

Başka garip durumda hakimler konusunda yıllarca okul okuyup görev yapıyorlar. Fakat karar vermeye gelince herkesin bildiği adil diye hükmettiği kararın dışında karar veriyorlar. Mesela haksız yere birini kasten öldürürsen bunun cezası idamdır. Ben bu işin okulunu okumadım ama bunu böyle biliyorum. Herkes Hazreti Ömer’in adaletini anlatır durur. Böyle bir dava onun önüne gelseydi sonucu söylemek için kahin olmaya gerek yok. Eğer adaletin gereği Hazreti Ömer’in kararı ise herkes ilk önce hakimler onun kararından başka bir karar ile davayı sonuçlandırırlarsa adaletsizlik etmiş olduklarının farkında olsa gerektir.

Bugün biraz hiçliğin kıyısında yürüdüm. İçimde sana gelme umudu. Bana şimdi neredesin diye sorma, uzaklardayım…


2- Ekonomi

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı kitap aslında bu alt başlığın tam da özeti konumunda.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları kitabında John Perkins durumu şöyle açıklıyor:

Hepsinin ortak amacı, dünya üstündeki hükümetlerin uzun vadeli finansal bağımlılıklarını ve dolayısıyla politik sadakatlerini garanti ederken, aynı zamanda müteahhit firmalar için büyük karlar yaratmak ve krediyi alan ülkedeki bir avuç varlıklı, nüfuz sahibi aileyi mutlu kılmaktı.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları – John Perkins

Modern esir tüccarı ise çaresiz insanların günde bir dolar kazanmalarının hiçbir şey kazanmamalarından daha iyi olduğunu ve üstelik büyük dünya ekonomisine entegre olma fırsatını yakaladıklarını düşünür.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları – John Perkins

Zenginler daha da zenginleşirken, fakirler fakirleşir. Ama nihayetinde, istatistiki açıdan bakıldığında bu bir ekonomik ilerlemedir.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları – John Perkins

Yıllardır ülkemizdeki asgari ücret eleştirilerin odağı konumunda. Asgari ücretle çalışan kişiler ev geçindirmekte zorlanıyorlar. Bu durum insanlarımızın ne kadar saf olduğunun da göstergesi. Çünkü zaten asgari ücretin bu kadar düşük olmasının nedeni tek kişinin çalışması ile ev geçindirmenin mümkün olmaması. Haneler de her iki eşinde çalışması istenmekte. Ancak o zaman ülkemizin çalışan kesimin büyük çoğunluğunun aldığı asgari ücret her iki eşinde çalışması ile bir eve yetecek ya da en azından idare edecek bir miktara ulaşıyor.

Ekonomik kriz

Ekonomik kriz, belli zamanlarda olması gereken, bazı çevreler tarafından istenilen bir şeydir. Böylece belli bir refah seviyesinde ulaşan toplum yeniden fakirliğin cirit attığı, beyin göçü veren, açlık ve sefaletten yakasını kurtarmak için her işi yapacak insanların bulunduğu bir sürü haline gelir. Ekonomik krizlerde para toplumun genelinden belli bir elit kitlenin cebine akar. Çünkü herkesin elinde olan ve bolca bulunan para bir süre sonra değerini yitirecek, onun uğruna en kötü işlerde çalışacak insanlar bulunamayacaktır.


3- Savaş

Savaş elbette kötü bir şeydir. Savaşı kim ister? Bugün Orta Doğu cehennemi yaşıyor. Bunu Amerika’da yaşayan market kasiyerimi istiyor.

Savaşın ardında bıraktığı yıkım yeni başlangıçlar demek. İşte bu fırsat kapısı ara sıra aralanınca

4- Din

Din olmayınca insan her şeyi yapacak bir birey konumuna gelir. Örneğin; faiz pek çok dinde yasaktır. Eğer dini değerleri zayıflamış bireyler olmasa toplumun içerisine sızıp onu faiz ile sömüremezsiniz.

İslam dini bu konularda en tavizsiz olanı olduğu için toplumları köleleştirmek isteyenler tarafından en çok hedef alınan dindir. Bir örnek daha vermek gerekirse namazın iş saatlerinde kılınması işverenler tarafından en çok eleştirilen konuların başında gelmekte.

Yazar Ömer Moğultay

Kim ki bize anlatır kendini? Hatırlatmıyorsa bir kişi kendini unuttu diye kınamamalı hiçbir kimseyi.

Bir cevap yazın